HaberlerDemirel ve Dünya

Demirel ve Dünya

Yazarımız Mehmet Ali Bayar kaleme aldı...

+
-
Demirel ve Dünya

Türkiye’nin artık kaybolan meslekleri var. O mesleklerle birlikte ne yazıkki kayıp giden değerleri, gelenekleri ve ilkeleri de var.. Bizim kuşağımızın okuma gayemiz olan meslekleri doktorluk, mühendislik, hukukçuluk, akademisyenlikdi…Bir de “gazetecilik”…Ancak, bir farkla…Gazeteci olmak, bu yaşımızda ve bugünün Türkiye’sinde anladık ki, diğerlerinden daha zor bir işmiş. Zira, gazeteci olmak sadece okumayı değil, gazeteciliğin gerektirdiği ve sadece meşakkatle, fedakarlıkla öğrenilebilen en zor erdemleri de beraberinde getirmeliymiş; hür tefekkür, hür irfan, hür vicdan..yani, özgür zihin, özgür vicdan, özgür fikir, vicdanlı bir tarafsızlık, ahlaklı habercilik…Bizim kuşağımız eğitimin erdemleri ve öneminin adeta bir ülkü gibi zihinlerimize kazındığı son kuşaktır, bana göre…Sonraları eğitim adeta bir araç, aygıt veya software olarak görüldü..O nedenle de her araç, aygıt ve software gibi modası geçtiğinde bir kenara atıldı. Gazetecilik de, yani gerçek mânâsıyla gazetecilik, bu sürecin en hazin kayıplarındandır…Teknolojinin her bir bireyi adeta bağımsız gazeteci, fotoğrafcı, yorumcu haline getirmesiyle de, cep telefonlarımızdan bütün dünyayı takip eder olduk. Böyle olunca da, zaten inandırıcılığı, itibarı ve çekiciliği kalmamış yazılı basını bıraktık, televizyonlarımızda da dünyamız artık dizilerimizle şekillenir hale geldi..Başka bir ifadeyle, gazetecilik, parti ve devlet propagandacılığından öteye gitmeyen bir işleve dönüştü; diye düşünürken, kâdim bir dosttan, Sayın Osman Kara’dan bir haber çıkageldi..Hepimizce malum nâzik ve dikkatli üslubuyla bu satırların yazarındansamsunhabertv.com internet sitesinde yazar mı diye soruşturdu. Aslında lütfetti sorarak. Zira, bir anda, aslında kaybolanın, mesleğin aslî ve olması gereken hali, ama kaybolmayanın ise hala gerçek “gazeteciler” olduğunu hayıflanarak hatırladım, anladım. Sayın Osman Kara, önemli bir müteffekir, mümtaz bir edib, ama en önemlisi “gazeteci”dir ve en yalın, en imrenilecek, en çağdaş anlamıyla “gazeteci”dir. Bu satırların yazarı da, hem vâki hukukumuzun icabınca, hem de ülkesinin ve insanlarının iyiliği için mesleğini en olması gereken şekilde icra eden gerçek bir gazetecinin açılımını görev kabul ederek, düzenli yazmak konusunda haddini aşan bir tecrübeye girişti. Bugünün dünyasının en etkili ve geçerli yayın platformu artık internet, online’dır. Bu teklifi, doğru seçilmiş bir mecra olarak da çok önemsiyorum. Tabiatıyla, yazmak eylemi esasen kişinin nereden gelip nereye gittiğiyle çok yakından ilişkili bir eylem. Okuyucu neden okur yazanı? Bu satırların yazarı için Sayın Kara gibi bir üstâdın takdir ve seçimi yeterli nedendir. Ama, okuyucu için de, Ülkemizin yakın tarihini farklı kimliklerle bizzat yaşamış ve olayların içinde kalmış birisi olarak, yarınlarımızın dünümüzden daha güzel ve iyi olmasına her vatandaş gibi elimizden ne geliyorsa katkıda bulunmak ülküsünün gerektirdiği bir eylem olarak gördüm. Bizi yetiştiren Vatanımıza her sabah bir ağaç dikebilmek gibi…En önemlisi, Samsun, bu satırların yazarı için, her Türk gibi, “başlangıç” hikayemizin Tan yeridir…Tüm Karadeniz Havzasının da “kalbidir”…Derin hinterlandıyla, Balkanlardan Kafkaslara uzanan beşerî coğrafyasının zenginliğiyle ve Anadolu’nun Kaptan Köşkü konumuyla, özel ve müstesna bir önem taşır..Bu internet mecraının Samsun çıkışlı olması da “yazmak” isteyen herkes için uygun bir başlangıçtır..

Bu vesileyle,samsunhabertv.comsitesinde karınca kararınca, dilimizin döndüğünce ve Sayın Kara’nın şaheser tabiriyle“..haberin (gerçeğin) namusuna sadakatle..” yazılarımızı aziz okuyucularımızın takdirine sunacağımızı saygılarımızla ifade etmek isterim. Sürç-ü lisan edersek şimdiden affolması umuduyla…

İlk yazı –hele gazeteci veya yazar olmayan biri için- en zorudur. Bu nedenle, günceli yakalayabilmek, geleceğe bakabilmek, geleceği konuşabilmek için, bugüne nasıl geldik onu iyi anlayabilmek doğru olur diye düşündüm. Geçmişte, diplomat olarak görev yaptığım dönemlerde Ülkemin yaşadığı ve bugün hala gündemde olan pek çok tarihi olayın içinde Devlet göreviyle hazır bulundum. Askerimiz ve polisimizden sonra teröre en fazla şehit vermiş Devlet kurumu olan Dışişleri Bakanlığımızın mensubu olmak, hayatımın en anlamlı, ayrıcalıklı ve onurlu unsurudur. Bu görevlerimin en güç ve bir o kadar da şerefli olanı, 9.Cumhurbaşkanımız Merhum Süleyman Demirel’in Dışişleri Danışmanlığı görevimdi. Bu görev gereği olayları ve liderleri birinci elden izleyip değerlendirme imkanım oldu. Bu kimliğimle, son zamanlarda farklı çevrelerden, “Demirel olsaydı ne yapardı?” sorularına, artan bir yoğunlukta muhatap oluyorum. Özellikle de barut fıçısı haline gelmiş bölgemizde Ülkemizin güvenlik, esenlik ve refahını tehdit eden büyük dönüşümlerin ortasında endişelerine, sorularına cevap bulamayan, gelecek korkusuyla çare arayan pek çok farklı kesim, giderek daha büyük bir merakla acaba bu noktaya nasıl geldik, neden geldik, gelmeyebilir miydik? sorularının cevabını araştırıyor.

Bunu fırsat bilerek, 17 Haziran günü 4.Vefat Yıldönümünü andığımız merhum Süleyman Demirel’in hatırasına saygı ve O’nu bu vesileyle bir kere daha anmak bâbında, Demirel’in dünya vizyonunu ve dış politikasını irdeleyen bir yazıyı, ilk yazım olarak okuyucularımızın dikkatine sunmak isterim. Uzun bir yazı olduğu cihetle, bir kaç bölümde yayınlanacağını düşünüyorum, değerli okuyucularımızın sabırlarını rica ederim.



SIRADAKİ HABER
}