HaberlerŞU FIRAT'IN SUYU, DOĞUSU, BATISI…

ŞU FIRAT'IN SUYU, DOĞUSU, BATISI…

Yazarımız Dr. Işık Özkefeli kaleme aldı...

+
-
ŞU FIRAT'IN SUYU, DOĞUSU, BATISI…

Tarihten ders çıkartarak politika ve strateji geliştirecek devlet erki tüm iradesini bir kişinin hayallerine, bağlarsa sonuç genellikle hüsrandır. Dolayısı ile devlet yönetiminde duygusallık değil akılcı ve tarihsel bakış bir zorunluluktur.

Osmanlının ABD eliyle tekrar diriltileceği ve bu coğrafyada Türkiye’nin ılımlı İslam rol modeli olarak daha fazla söz sahibi olacağı zokasını yutan mevcut iktidar, bu tarih okuyuculuğunu becerememiş ve çuvallamıştır.

Bu çuvallamanın sonucu olarak; kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da dışlanan bir Türkiye ve elde onun ‘değerli yalnızlığı’  kalmıştır.

Irak’ta yapılan hataların sonucunda Barzanileşen Kuzey Irak’a ve Türkmenlerin KBY yönetimi altına girmesine göz yuman iktidar, tüm uyarılara rağmen daha büyük hataları Suriye’de yapmış, yasal Suriye hükümetini yok sayarak, sonuçları çok kestirilemeyen, çok denklemli bir sorun yumağı olan Kuzey Suriye’ye problemi ile karşı karşıya kalmıştır.

Bu noktaya nasıl gelindi? Kısa bir hatırlatma yapayım;

ABD ve İngiltere gizli servisleri 1957 yılında Suriye’de komşuları eli ile Baas rejimini yıkmayı planlamıştı. Plana göre Suriye içindeki HÜR SURİYE KOMİTESİ(isim ne kadar tanıdık değil mi?) desteklenerek paramiliter gruplar silahlandırılacak ve özel ajanlarla ayaklanmalar çıkaracaktı. Ancak Türkiye dışındaki Arap komşuları ikna edemediğinden bu planı gerçekleştirilememiş ve buzdolabına konmuştu.

Mevcut iktidarın ilk yıllarında Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi ile başlayan süreçte Erdoğan “Suriye ikinci evimizdir” diyor, Suriye ile tarihi bir süreci başlattıklarını ifade ederek, iki ülke arasında elli bir mutabakat metninin imzalandığını On Türk ve Suriyeli bakanın katıldığı toplantılarla adeta “iki ülke tek kabine toplantısının gerçekleştirildiği” bile söyleniyordu. İki ülke arasında vizeler kalkıyor, kucaklaşılıyor, pozlar veriliyor, iki lider ailece birlikte tatile çıkıyorlardı.

Asi nehri üzerinde Suriye ile ortak yapılması planlanan dostluk  barajının temeli, Başbakan Erdoğan ve Suriye Başbakanı Naci Itri tarafından atılıyordu.

Öte yandan Suriye hükümeti ile görüşen Colin Powel istenen işbirliği yanıtını alamayınca eski plan, buzdolabından çıkarılarak tekrar devreye sokuldu. Sözde Demokrasi ve diktatörlüğe karşı tıpkı Libya’da olduğu gibi ÖZGÜR ŞAM KOALİSYONU kurularak harekete geçirildi. Tam da bu günlerde Davutoğlu ‘Suriye yönetimine karşı Suriye halkının yanında yer alırız’  diyerek göreve hazır olduğunu ilan etti. Oysaki Suriye ile ilişkilerimizi bu noktaya taşıyacak hiçbir olumsuzluk yaşanmamıştı. Suriye ile ilişkiler en iyi dönemini yaşıyordu. En azından yandaş medya böyle yazıyordu.

Türkiye ile Suriye arasındaki iyi ilişkiler 15 Mart’ta Suriye’de iç savaş başlaması ile bitecekti. 20 Eylülde Erdoğan, Obama ile görüşmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında, ''Şu anda Suriye yönetimiyle görüşmelerimi doğrusu ben kesmiş vaziyetteyim. Bu noktaya gelmeyi hiç arzu etmezdik ama ne yazık ki Suriye yönetimi bizi böyle bir karar alma noktasına getirmiştir'' diyecek ve nişanı bozacaktı.

Erdoğan’ın bahsettiği nokta, görünürde demokratik düzenlemelerin hızlandırılmaması ise de, gerçekte Müslüman kardeşlere yönelik taleplerden ibaret olduğu daha sonra basından öğrenecektik.

Özal’dan beri bir koyup iki alma hesabında olan muhafazakâr liberaller, Suriye içinde başlayan bu kargaşayı beslemeyi tercih ettiler.

Sınırımızın dibinde kanlı bir vahşet alıp başını giderken, bizimde dahlimiz olan bu savaşın kurbanı, dört milyon Suriyeli sınırlarımıza akın etti.

Bu süreci doğru yönetemeyen hükümet, muhalif güçleri destekleme adına, sınırlarından cihatçı militanların geçişine göz yumarak, Adıyaman İslam çay ocağının askerlik şubesi gibi çalışmasına ses çıkartmayarak, çok kısa bir sürede Esad’ın devrileceğini ummuş, esas aktörlerin varlığını hesaba katmamıştır.

Hükümet bu süreçte deneyimli dış işleri bürokrasisinin görüşlerini yani ‘’monşerlerin’’ öngörülerini küçümsemiş, dikkate almamış, ümmetin lideri olma hayali ile hata üstüne hata yapmaya devam etmiştir.

Mevcut iktidar, Suriye topraklarına peşmergenin ABD Hummerleri ile elini kolunu sallayarak geçmesine izin vererek,  Rojava’nın kantonlaşmasına göz yummuş ve Fırat’ın doğusunda bir PKK oluşuma kendi eli ile onay vermiştir.

Hükümetinde bir zamanlar liderleri ile sık sık görüştüğü, hatta Türbe operasyonunu birlikte yaptığı PYD; AB ve ABD’nin hatta zaman zaman Rusya’nın desteği ile gözümüzün önünde devletleşme yolunda güçlü bir sempatiyi yakalamıştır.

Enerji koridorlarının ele geçirilmesi savaşında, farklı milletlerden, YPG armalı üniformalı elemanlar, PYD militanlarına eğitim vermiş, kamplar kurulmuş, tırlarla silah araç gereç desteği verilmiş, sosyal medya araçları ile sanal kahramanlık hikâyeleri yaratılarak dünya kamuoyu hazırlanmıştır.

Gelinen son noktada iktidar ayaklarının altından çekilen halıyı anlamış olmalı ki şimdi baştan yanlış iliklenen ceketin düğmeleri tekrar açılıyor ve yeniden düğümlenmeye çalışılıyor.

Bu amaçla başta Fırat’ın batısına geçmesini engelleyemediği PYD unsurlarını Fırat Nehri'nin doğusuna çekilmeye zorlamak amacıyla Zeytin Dalı Operasyonu yapılmış, Afrin'in kontrolünü ele geçirerek, Menbiç yerleşim bölgesi sınırına kadar ilerlemiştir.

Fırat’ın doğusu ise çoktan ABD üsleri ile doldurulmuştur. Artık bu bölgeyi Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde değerlendirmek mümkün değildir. Emevi caminde namaz kılma hayallerinin yerini sınır ve geleceğimizi koruma endişesi almıştır.

Şimdi Ay-Yıldız operasyonu olarak basına sızan yeni bir askeri hareket ile ülkemizi de bir bölünme sürecine götürecek olan Kürt koridorunu engellemek ve bununla beraber Kuzey Irak petrollerini Türkiye’ye By-Pass ederek Akdeniz’e ulaştıracak olan enerji koridorunun engellenmesi hedefleniyor.

TSK bağlı birlikler uzun zamandır hareket emiri bekliyor, Hükümet kanadı ise PYD’nin hamisi ABD’nin oyalama taktiklerinden sıkıldığını ve sabrının taştığını her fırsatta belirterek, ‘bir gece ansızın gelebiliriz’ mesajını sık sık veriyorlar.

Peki, hükümet neyi bekliyor?

 Biliyorsunuz son yurtdışına asker gönderme yetki tezkeresi 30.08.2018 tarihi itibari ile bir yıl daha uzatılmıştı. Tezkere geçerlilik süresinin dolmasına yaklaşık bir ay var. Daha rahat hareket etme adına süre dolmadan TBMM den yeni bir karar daha alması istenecektir ki tatilde olan meclisin acil gündemle çağrılması zor olmayacaktır.

İkinci konu ise Astana görüşmelerin on üçüncüsü Ağustos ayı başında yapılacak. Rusya ve İran’ın son çekincelerine burada cevap verildikten sonra takvim netleşecektir.

Üçüncü bir konu ise yaklaşan Kurban bayramıdır. Kurban bayramı süresince bir çatışma ortamına girmek kamuoyu baskısına ve İslam dünyasının tepkisine neden olacağından muhtemelen beklenecektir. Yine Eylül ayına denk gelen muharrem ayı ve Aşure gününün de geçmesi aynı gerekçelerle beklenecektir.

Sonuç olarak; olası kuzey Suriye operasyonunun Eylül ortalarında olması beklenebilir. Bu tarihten sonraya sarkan her gün harekâtın ciddiyetine zarar verecek, planlama ve icra aşamasındaki her birliğin yılgınlığına ve yorgunluğuna sebep olacaktır.

Peki, bu askeri hareket yapılacak mıdır? Bilmiyoruz, ama politika üretemeyen hükümet operasyon konusunda karalı gözüküyor veya en azından iyi blöf yapıyor.

Keşke baştan Suriye’nin iç işlerine karışılmasa ve sorunlar bu noktaya gelmemiş olsa idi, ama o tren ne yazık ki kaçtı artık.

Yasal Suriye hükümeti ile işbirliği ihtimali hükümetin anlamsız tavrı nedeni ile tamamen yok oldu.

ABD’nin tek taraflı planları, karşılıklı görüşmeler ile değiştirilemedi, ortak bir noktaya ulaşılamadı.

Şimdi Türkiye kendi güneyinde ikinci bir Kürt devletine tahammül edemeyeceğine göre, kendisini bypass edecek enerji koridoruna razı olmayacağına göre ve siyaset ile de bir çözüm bulunamadığına göre hükümetin başka çaresi kalmamış gibi gözüküyor.

Dolayısı ile Türkiye’nin elinde harekât kartın başka bir şey kalmadı.

Özetle değerli okurlar Türkiye bu harekâttı yapacaksa tek başına, herkese rağmen yapacaktır.

Muhtemel operasyonun başarısı kadar kaybedecekleri de çok olacaktır.

Kısa süreli değil, uzun yıllara yayılacak, gözyaşına, göçlere ve ekonomik sıkıntılara neden olacak bir süreç olacaktır.

Operasyonun başlaması ile birlikte yurt içinde, özellikle şehir merkezlerinde terör eylemleri artmaya başlayacak, Güneydoğu illerinde, özellikle Kobani’ye yakın yerleşimlerde yer yer toplum olayları görülecektir.

Öte yandan KBY ve Barzani ABD aleyhine olan bu gelişmede ABD çıkarlarının yanında konumlanacak ve kendi halkının tepkisini çekmemek adına Türkiye’ye asla destek olmayacaktır. Unutmamak gerekiyor ki Türklere bir Kürt kedisi bile vermeyeceğini söyleyen politik gerçeklik hala sürmektedir.

Mısır, Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler bu müdahaleyi kendi lehlerinde kullanmak isteyecektir. Sünni coğrafyanın liderliği için siyaseten Türkiye ile çatışan bu ülkeler Ortadoğu’da ve kuzey Afrika’da Arap milliyetçiliğini kullanarak Türkiye’yi daha fazla yalnızlaştıracak ve ekonomik ilişkileri keseceklerdir.

ABD başta Kıbrıs, doğu Akdeniz ve diğer sorunlarını kullanarak Türkiye’yi ekonomik ve siyaseten cezalandıracak ve alanı terk etmeye zorlayacaktır.

Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere bölgede çıkarları olan Avrupa ülkelerinde PYD’yi İŞİD’e karşı savaşan en etkili müttefik olarak görülürken, Arap ülkelerinin pek çoğu da dâhil olmak üzere Türkiye’yi radikal gruplara destek olmakla suçlamaya devam edeceklerdir.

Ve İsrail. Tüm bu yaşananların en fazla kar elde edeni. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yapacağı bir hareketle enerji koridorundan mahrum kalmayı hazmetmeyecektir. Kürt guruplara olan desteğini en üst seviyeye çıkaracak, yeni bir enerji güzergâhı için zayıflamış Suriye’ye tek başına saldırmayı göze alabilecektir.

Hükümet her fırsatta Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olduğunu belirtse de nasıl ve hangi Suriye’den bahsedildiği malumdur. Kuzey Suriye bölgesine yapılacak bir operasyon, alanda hâkimiyeti olmasa bile Suriye’nin toprak bütünlüğüne müdahale olarak yorumlanacaktır.

Türkiye güvenli bölge planı gerçekleştirebilirse, Esad rejimi de PYD’yi mutlaka destekleyecektir. Hepimizin bildiği gibi PYD, Suriye hükümeti ve Muhaberat ile geçmiş dayalı ilişkileri olan bir örgüttür.

Uzun zamandır süren savaş ortamında bile Esad rejimi ile PYD arasında ciddi anlamda bir çatışma yaşanmamıştır. Sadece Haseki bölgesinde karşı karşıya geldiler o kadar. Trump’ın Suriye’den askerlerini çekme niyeti gündeme geldiğinde PYD’nin hemen Esad rejimine ile görüşme girişimlerinde bulunduğu hatırlanmalıdır.

Bu bağlamda en azından bizde bu evlat acısı, Suriye’de bu kuyruk acısı olduğu sürece PYD örgütü hep bir yerde kullanıma hazır olarak duracaktır.

Çünkü PYD; Türkiye’ye karşı her an kullanılabilecek, üzerine çok yatırım yapılmış ‘iyi’ bir enstrümandır.

Suriye’deki ABD üslerinin varlığı, harekâtı ve sonrasındaki süreçte alanı her an provokasyona açık hale getirecektir.

Sivil kayıplarının engellenmesi ve büyük göç dalgalarının sınır içinde tutulabilmesi için alınması gereken tedbirler en az operasyonun kendisi kadar dikkat gerektirecektir.

Özellikle Otuz kilometrelik güvenli bölge sağlandıktan sonra Türkiye, Suriye’de rejim sorunu çözülünceye kadar alanı terk etmeyecektir, edemeyecektir.

ABD Fırat’ın doğusundaki üslerini kapatmayacak veya Avrupalı ortaklarına devredecektir. Bu da alanın kontrolünü imkânsız hale getirecektir.

Alanı Sünni muhalif gruplarla kontrol etmeye çalışan hükümet, kısa bir süre sonra Iran ile karşı karşıya gelebilecektir.

TSK’lerinin Suriye’de kaldığı her gün içeride ve dışarıda hep tetik üzerinde olunacaktır.

Sonuç itibari ile bu alan tek başına bir ülkenin kontrolüne bırakılmayacaktır. Bu amaçla BM barış gücünün bölgeye gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Herkes kaostan daha fazla faydalanmaya çalışacaktır.

 Suriye’de Esad ’sız ama Iran, Rusya’nın ve Esad’ın kabul edeceği yeni bir Nusayri yönetimin iktidara gelecektir.

En fazla acıyı ise yine Suriyeliler çekmeye devam edecek ama bizde bu acıdan nasibimizi her açıdan yeterinden fazla alacağız

Siyasette yarını tahmin etmek, kimlerin kimlerle yeni ittifaklar kuracağını öngörmek veya oyuna dâhil olacak yeni oyuncuları öngörebilmek zordur. Durun bakalım zaman bize neler gösterecek.



SIRADAKİ HABER
}