HaberlerNepotizm Hastalığı

Nepotizm Hastalığı

Yazarımız Prof. Dr. İsrafil Balcı kaleme aldı...

+
-
Nepotizm Hastalığı

İdarede akraba, eş-dost ve yakınları kayırmak olarak nitelenen nepotizm, dün olduğu gibi bu günün de en önemli problemlerinden birisidir. Kavram “yeğen” anlamına gelen Latice’deki “nepot” kelimesinden gelmektedir. Dolayısıyla “yeğencilik” olarak tanımlamak da mümkündür.

Nepotizm Orta Çağ’da Papalar’ın kendilerine ve akrabalarına çıkar sağlamak için makamlarını kullanmalarıyla gündeme gelmiş ve daha sonra literatüre girmiştir. Geçmişte kıta Avrupası’nın sorunu olarak gündeme gelmişse de, çok daha öncesinden İslâm dünyasının veya Müslümanların da baş belası problemlerinden birisi olmuştur. Haddizatında bugünün de en önemli hastalıklarından birisi olmaya devam etmektedir. Nitekim hemen her gün çeşitli belediyeler veya önemli idarî mevkilerde bulunan sorumluların, yakınlarını, yandaş ve candaşlarını kamu imkânlarından faydalandırdıklarına, kamu kurumlarını aile şirketine dönüştürdüklerine dair ibretlik örneklere rastlanmaktadır. Haberlere bakılırsa bu işin partisi, mezhebi, meşrebi, dinî veya din dışılığının olmadığı gayet açıktır. Daha ziyade ahlaki bir problem haline gelmiştir. Keza kokuşmuşluk ve çürümüşlüğün de belirtisi ve dahi tedavisi mümkün olmayan hastalık hali olarak nitelemek de mümkündür. İletişim olanakları sayesinde bazıları duyulabildiği için nepotistler kolayca yakayı ele vermekte ve geri adım atmak zorunda kalmaktadırlar. Ancak ya duyulmayanlar…

Deşifre olanlar eleştiriler karşısında güven veya liyakat gibi gerekçelerin arkasına sığınsa da, bu gerekçenin kamu vicdanında zerre kadar karşılığının olmadığını kendileri de gayet iyi bilmekteler. Hiçbir gerekçe bu anlayışı meşru gösteremez, her şeyden önce etik değil. Kaldı ki liyakatli veya güvenilir yakınların çalışacağı başka alanlar da yok değildir.

Nepotizmin dini referanslarla yapılması veya dini hassasiyetleri önceleyenlerin böyle bir eylemle isimlerinin anılması ise hakikaten inanılır gibi değil. Zira bu anlayış İslâm inancının en temel kurucu ilkesini ihlal anlamına gelmektedir. Vahye göre kamuyu ilgilendiren alanlarla ilgili görevlendirmelerde temel ölçü ehliyet ve liyakattir. Elbette ki, İslâm yakın akrabaya sahip çıkmayı ve yakın akrabadan başlamak üzere yardım etmeyi esas alır, ancak bu konu imkânı olan kişinin kendi bireysel malı veya mülkiyetinden yapacağı yardımla alakalıdır. Fakat kamusal alan söz konusu olduğu zaman, burada temel belirleyici ilke, hiçbir bireyi ayırt etmeksizin ehliyet ve liyakattir. Nitekim ne Resulüllah’ın örnekliğinde ne de ondan sonra gelen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in idare anlayışlarında böyle bir uygulamadan söz edilebilir. Resulüllah hiçbir akrabasını öne çıkarmadığı gibi görevlendirmelerde de özenle ehliyet ve liyakati esas almıştır. Her şeyden önce bu ilke vahyin emriydi (Nisâ 4/58). Akrabalarının yanı sıra, yakın dostu olduğu halde Sa’d b. Ubâde, Üseyd b. Hudayr veya Ebû Zer el-Ğifârî gibi birçok önemli isme görev vermemiştir.

Hz. Peygamber’in izinden giden Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir’in de en önemli özelliği, nepotizmden uzak bir idare anlayışı benimsemiş olmalarıydı. Her ikisi de akrabayı/zilkurba’yı idarî işlerden uzak tutmaya büyük özen göstermiş ve şaibesiz bir idare anlayışını miras bırakmışlardır. Dikkat edilirse ikisi de hiçbir akrabasına kamu hizmetlerinde görev vermemiştir. Oysa onların da yetenekli/liyakatli yakınları vardı. Örneğin Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer yerine akrabası Talha’yı veya damadı Zübeyr b. Avvâm’ı halife adayı olarak önerseydi veya onlara önemli bir görev verseydi, kimse layık olmadıklarını diyemezdi. Ama yapmamıştır.

Hz. Ömer de aynı hassasiyete riayet etmiştir. O da kamu hizmetlerinde hiçbir akrabasına görev vermemiştir. Hançerlendiği zaman yerine halife adayı gösterip göstermeyeceğini sorduklarında, “hayır” cevabını vermiştir. Bazıları oğlu Abdullah’ı önermişse de, Halife Ömer kabul etmemiş ve bugünün deyimiyle söylersek oğlunun başbakan olmasını istememiştir. Diğer bir deyişle biricik evladını bu makama layık görmemiştir. Acaba aynı hassasiyeti bugün gösterecek kaç baba yiğit ehl-i mümin çıkar diye düşünmeden edemiyor insan.

Hz. Ömer halife seçecek 6 kişilik şura üyelerini belirlediği zaman onlara nasihatte bulunurken, “Sakın ha, zilkurbayı/akrabayı/eş-dost, yandaş ve candaşlarınızı bu işe bulaştırmayın” veya “onları idari görevlerden uzak tutun” uyarısında bulunmuştu. Ancak Hz. Osman bu ilkeye dikkat etmeyerek yönetimi akrabalarıyla paylaşınca, yaşananlar herkesçe malumudur. Kısa süre sonra ortaya çıkan huzursuzluklar, giderek iç isyana dönüşmüştür. Hz. Osman eleştiriler karşısında akrabalarına sahip çıktığını söylese de kimseyi ikna edememiştir. Geriye ise yürek yakan acı tecrübelerin ibretlik dersi kalmıştır. Demem o ki, nepotizm Resulüllah’ın güzide sahabesi Hz. Osman’a bile fayda sağlamamıştır. Keza tarih boyunca da hiçbir iktidara veya yönetime hayır getirmemiştir. Yakın geçmişteki FETÖ tecrübesi bile bunun en canlı örneğidir.

Diğer yandan akraba kayırmacılığı/torpil, günümüzde sadece kamu imkânlarından yakınlara iş ve gelir sağlamakla sınırlı kalmamaktadır. Belli cemaat/tarikat/şirket/vakıf/dernek vs. kurumların kollanması/himaye edilmesi, desteklenmesi, semirtilmesi, arazi rantı veya ihale takibi gibi birçok alanda tezahür etmektedir. Dahası nepotizm kendi tarikatından olanlara cennet vaat eden boyutlara kadar bile varmış durumdadır.

Unutmayalım ki, bunların hiçbirisinin İslâm’da yeri yoktur. Aksine dinin kurucu ilkelerini düpedüz ihlal etmek anlamına gelmektedir. Ne Resulüllah’ın örnekliğinde ne de onun izinden giden Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi örnek idarecilerin uygulamalarında bu tür ilkesizliklere rastlanabilir. Hz. Peygamber’i, Hz. Ebû Bekir’i veya Hz. Ömer’i sevmek/örnek göstermek elbette ki bir mümin için anlamlı ve önemli, ancak aynı zamanda önemli olan onların yolundan gidebilmek ve örnekliklerini kendi hayatımıza taşımaktır. Aksi halde elimize kupkuru bir Peygamber ve sahabe seviciliği kalır ve aynı zamanda bütün güvenilirliğimizi de kaybetmiş oluruz.



SIRADAKİ HABER
}