HaberlerSURİYELİLER(ARAPLAR) AYRIMLI(FARKLI) BİR BAKIŞ

SURİYELİLER(ARAPLAR) AYRIMLI(FARKLI) BİR BAKIŞ

Yazarımız Vedat Çınaroğlu kaleme aldı...

+
-
SURİYELİLER(ARAPLAR) AYRIMLI(FARKLI) BİR BAKIŞ

       2011 yılında başlatılan Suriye iç savaşından günümüze kadar geçen sürede Türkiye gündemini en çok uğraştıran başat birkaç konudan biri “Suriyeli göçmenler” olmuştur. Aydınlar, yazarlar ve siyasetçiler tarafından yapılan bu kadar çok çözümlemenin(analiz) nedenleri; Ekonomik, sosyal, siyasi, güvenlik ve toplumcul kaygılardandır ve yerindedir. İçişleri Bakanı’nın son açıklamasına göre 3 milyon 639 bin Suriyeli sığınmacı var ama gerçek sayının daha çok olduğu savları da süregelmektedir. Belki de sayıdan daha önemli olanı sığınmacıların nitelikleri!

       Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut; “ Suriyeliler hakkında söylenen ‘savaştan kaçtılar’, ‘sığındılar’ kelimelerinin hiçbiri doğru değildir. Doğrusu şudur: Suriyeliler getirildi! Çok daha kapsamlı ve derin bir proje için getirildiklerini herkes anlayacak ama iş işten geçmiş olacak.”  Diyor. Konuyla ilgilenen ve kaygı duyanların Sayın Bulut’un görüşüne katılmamaları olası değildir. Uluslararası Hukuk alanında Prof. olan Sibel Özel Cumhuriyet Gazetesindeki yazısında; “ geçici koruma statüsü Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür. Dolayısıyla yılın belli dönemlerinde Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönerek yaşamını burada idame ettirmek statünün anlamı ile bağdaşmaz. Bu durum mülteci statüsü ya da uluslararası koruma statüsü ile de bağdaşmaz.” “ Kaçtığı ülkeye kendi rızasıyla dönen ve sonra sığındığı ülkeye geri gelen kişi uluslararası hukuk anlamında mülteci de değildir, uluslararası koruma kapsamında da değildir. Geçici koruma statüsü de anlamını yitirmiştir. Bu durum hukuki değil, tümüyle siyasi bir karardır.” 

       Her iki görüş veya saptama da değerli olduğu kadar önceden tasarımlanmış ve uygulanmakta olan bir jeostratejinin gerçekliğini güçlendirmekte hatta kanıtlamaktadır.  Bu jeostratejinin izlerini 1nci Acun(Dünya) Savaşı sonrasında Batı Asya(Ortadoğu) ve Afrika’daki cetvelle çizilmiş ülke sınırlarından başlayarak görebilmek olasıdır. Suriye’deki gelişmeleri başlangıcından beri yakından izleyerek yazan gazeteci Fehim Taştekin; “ Suriye’deki Baasçılık ve Arap milliyetçiliğini besleyen damarları, ülkenin yakın tarihinde İslamcılarla yaşanan kanlı hesaplaşmaların bıraktığı tortuyu, etnik ve inanç hatlarındaki kırılganlığı, Baas Partisi’nin bütün hoyratlığına ve çekilmez taraflarına rağmen bu ülkede bir şekilde sağlanmış mezhepsel ve dinsel uyumun kodlarını çözmeden 2011’de başlayan yeni sürecin neden ansızın zehirlendiğini anlamak da zor. Onun için önce makarayı geriye sarıp filmin başında neler olduğuna bakmak lazım.”(1) Derken, 1976’dan sonra uzun yıllar The Independent Gazetesinin Batı Asya(Ortadoğu) muhabirliğini yapan İngiliz Robert Fısk; “ İranlılar ABD’yi dünya saldırganlığının merkezi olarak nitelerlerdi ve ben buna gülerdim, fakat sonradan bunun ne anlama geldiğini idrak etmeye başladım. Müttefiklerin 1918’de, babamın savaşının bitiminde kazandığı zaferin ardından, galipler eski düşmanlarının topraklarını böldüler. Sadece 17 ay zarfında Kuzey İrlanda, Yugoslavya ve Ortadoğu’nun büyük kısmının sınırlarını çizdiler. Ve ben bütün kariyerimi bu sınırlar içindeki insanları yanarken izlemekle geçirdim. Amerika Irak’ı, Saddam Hüseyin’in şu efsanevi ‘kitle imha silahları’ için değil, Ortadoğu haritasını değiştirmek için işgal etti.”(2) Demektedir.

       1517’de Martin Luter’le başlayıp 1789 Fransız Devrimi ile tamamlanan ve “Kilise Dogmasının” yerine akıl ve bilimi koyan Batı Aydınlanması, 21nci Yüzyılın “Firavunu” “Kapitalizm Ürküntüsünü(vahşet)” henüz durdurabilmiş değil. Aslında “1nci İktisat Kongresi” ile başlayan “akıl ve bilim ışığında çalışmak ve üretmek” olarak özetlenebilecek olan yol, yayılmacı(emperyalist)kapitalizme karşı en önemli direniş yöntemiydi ancak Atatürk’le birlikte yok edilmesi de yine “Batı Yayılmacılığı” ve yerli köleleri tarafından gerçekleştirildi.

       Asya ve Afrika için tasarladığı jeopolitik stratejinin ekonomik hedeflerini önemli ölçüde sonuçlandıran yayılmacı kapitalizm için büyük hedef; “Kalıtım(genetik) saldırının” başarılmasıdır.  Yapılan birçok kalıtım çözümlemesi(Babuna v.b.) saldırının başarısız olması durumunda Türk direnişinin sürdürüleceğini göstermiştir. 5 milyona yakın Suriyeli Arap’ın Türk kalıtım değişimi için yeterli olacağı öngörülmüş olmalı. Çünkü onlardaki üreme hızı oldukça yüksek. Yüzyıllardır yayılmacıların her türlü buyruğuna boyun eğen Arap ırkının bu özelliği Türklere bulaştırılabilirse (Türklerde kalıtım kırılması başarılabilirse) yayılmacıların Acun Egemenliği önündeki en önemli engel aşılmış olacaktır. Elbette ki bu durumun güvenli bir şekilde izlenerek yazanaklaştırılması(rapor) ve ilgili kişilere-yerlere ulaştırılması gerekir. Birinci Acun Savaşı sırasında Suriye’ye gönderilen Ermenilerin kalıtçılarından(miras) kopuntu(diaspora) ile iletişimde olanlardan Suriyeliler içinde kaç yüz ya da kaç bin tane var? Bilen var mı?

        “Suriyeliler sorununu getirdi ‘ırka’ bağladı!” diyerek eleştireceklere, “Gıda yayılmacılığının” en etkili saldırı silahının tohumlardaki ırk kalıtlarının kırılması(değiştirilmesi) olduğunu anımsatırım.  Tarihi doğru çözümleyenler için de bu tür suçlamaların önemi yoktur;“ Etnik kimlik, pek çok nedene bağlı olarak süreç içinde değişkendir. Tarih içinde, kendi dönemlerine damgasını vurmuş sayısız etnik grup, bugün, “kimlik” olarak yok olmuştur. Hun, Hitit, Sümer, İskit, Got, Viking bugün hiçbir etnik grubu tanımlayan kimlikler değildir. Bu isimlerle anılmış olan topluluklar elbette bir anda yok olmadılar. Tarihi süreç içinde başka topluluklara karışarak etnik grup niteliklerini kaybettiler.” (3)

  • Fehim Taştekin, “SURİYE, Yıkıl Git, Diren Kal”, İletişim Yy., 2015 İstanbul, Sf.23 
  • Robert Fısk, Büyük Medeniyetler Savaşı/ Ortadoğu’nun Fethi, İthaki Yy., Ekim 2011 İstanbul, Sf.21 
  • Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, Kripto Yy., Nisan 2009 Ankara, Sf. 9 

      



SIRADAKİ HABER
}