HaberlerSAMSUN VE SANAT (1)

SAMSUN VE SANAT (1)

Yazarımız Dr. Işık Özkefeli kaleme aldı...

+
-
SAMSUN VE SANAT (1)

Evde, sokakta, trafikte, televizyonda, pazarda, parkta, bahçede, siyasette ve devlet dairelerinde kısacası hayatın her alanında kabalık ve vurdumduymazlık had safhada…

Her seviyede kullanılan dil pespaye, kaba!

Cehaletin egemenliğinde yükselen zorbalık, nobranlık, amiyane tabirle zontalık, magandalık el üstünde ve özenilen bir hal olarak talep görmekte…

Ekonomik olarak sınıf atlayan ancak kültürel olarak aynı seviyede sıçrama yapamamış, Arazi tipi ithal marka aracının camından yola çocuk bezi atan yeni zengin sınıfının hoyratlığı, rahatlığı can sıkıcı!

Cinayet romanları ile ünlenen edebiyatçımız Ahmet Ümit bir Televizyon söyleşisinde, bizimde sık sık şikâyet ettiğimiz, dile getirdiğimiz ve günlük hayatımızda devamlı yaşadığımız nobranlık üzerine şunları söylemişti: ’’ Şiiri ve sanatı kaybetmiş toplumlar nezaketi de kaybederler. Bugün biz bunu yaşıyoruz. Bu toplumda şu anda güç ve bayağılık önde. Nezaketin, zarafetin bittiği yerde her şey biter. Bu toplum çok kötü bir yere gidiyor. Türkiye’nin sorunu şu, bu değil:  Bayağılıktır.  Ve bayağılığın panzehiri sanattır’’ diyordu

Evet. Çünkü sanat inceliktir, hayal gücünü besler, empatiyi geliştirir, ötekini anlamayı sağlar, topluma ayna tutar ve ruhu zenginleştirir.

‘’Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.’’

Şehrimiz sanatla beslenme imkânları açısından pek çok Anadolu şehrine göre şansı kentlerden biridir. Çünkü Türkiye’de sadece altı ilde bulunan Devlet Opera ve Balesinin bir müdürlüğü de Samsun’dadır.

Devlet Opera ve Balesi Samsun için bir gurur kaynağı ve sanatın kıblesidir. Samsunun en büyük şansı ve belki marka değeri olabilecek tek sanat kurumu bu mükemmel opera ve baledir. Her gösterisi dolu seyirci önünde yapılır. Operası, korosu, orkestrası ve balesi ile kabına sığmaz bir enerjisi vardır. Harika bir dekor, kostüm ve ışık ahengi içinde müziğin ve insan sesinin en hayranlık duyulacak atmosferinde seyircilerini alır bambaşka zamanlara götürür.

Orkestra şefinden, solistine, koreografından ışıkçısına, dekorcusundan kostümcüsüne, başkemancısından dansçılarına kısacası tüm çalışanlarının acılı, yorucu çalışmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan büyük emek alkışların en büyüğüne layıktır.

Her perde kapanışında sevinçle kucaklaşan, haklı başarılarını kutlayan Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü bünyesinde Mine Kurtoğlu gibi pek çok ödüllü sanatçıyı barındırıyor.

Şehrimizin çocukları Şahan Gürkan gibi, David Khozashvili gibi pek çok başarılı isimden eğitim alma şansını bu kurum sayesinde alıyor.

Samsun DOB etkinliklerini pek çok okula, Trabzon, Gaziantep, Bodrum gibi kentlerimize, çeşitli festivallere, Tayland gibi uzak diyarlara da taşıyor, şehrimizin adını duyuruyor.

 Piri reis, Arda boyları, Hürrem, Don Pasquale, Çingene baron, Arşın Mal Alan, Kanlı Nigar, Tebessümler Diyarı gibi pek çok eser ve çeşitli konserler ile ruhları coşturuyor ve sanatın kalplerimizde açtığı güzellikle bizlere zarafet ve incelik katıyorlar.

Klasik eserlerden, film müziklerine, dünya müziklerinden Anadolu ezgilerine kadar pek çok eseri genç sanatçılardan oluşan orkestradan dinlemek, onların kendi aralarında ve şefleri ile sessiz iletişimini izlemek büyük zevk.

Keşke diğer illerin DOB etkinliklerini de Samsunda izleme fırsatı bulabilsek, keşke  ‘’Özsoy’’ operasını ve Türk beşlilerine ait eserleri yeniden dinleme şansını elde edebilsek ne güzel olurdu değil mi?

Tüm bu güzellikler üstüne zaman zaman bağnazlığın kara gölgesinin düşmesi, örneğin geleneksel olarak her yılbaşı giriş bölümüne konan yeni yıl süslemelerinin zihniyeti belli bir kısım basının baskısı ile kaldırılmak zorunda kalınması üzücü olsa da ‘’Yeniden doğuş’’ gibi bir eseri sahneleyerek ruhumuzda duygu fırtınaları yaratmaları gurur verici.

Yine de repertuar seçiminden, kıyafetlerin seçimine kadar belli bir siyasi baskı altında kalabildiklerini tahmin etmek yaşadığımız siyasi konjonktür perspektifinden bakılınca benim için hiç de zor değil. Dilerim yanılıyorumdur.

Samsun DOB ile ilgili tek eleştirim pek çok sanat aşığı yurttaşımız bilet bulmakta zorlanırken, bilet almakta hiç de zorlanmayacak bir zümreye ayrıcalık sağlanması, davetiyeler gönderilmesi ve özel olarak yer tahsis edilmesini açıkçası hiç hoş bulmuyorum.

DOB’si bir Cumhuriyet kurumudur. Yaşadığımız kötülük çağının bir gereği olarak idarecilerin bu uygulamaya son verebileceğini zannetmiyorum ama bilinsin istiyorum. Cumhuriyet eşit yurttaşların birliğidir ve sanat gibi bir konuda buna çok dikkat edilmelidir diye düşünüyorum.

Bu küçük eleştirimi hemen sonlandırarak bizleri sanatın evrensel ışığı ile aydınlatan ve ruhumuzu besleyen Devlet Opera ve Balesine teşekkür ediyor ve sanat emekçilerinin özlük sorunlarının söz verildiği gibi çözülmüş olmasını umuyorum.

Tabi teşekkürlerin en büyüğünü Atamıza borçluyuz. Bize bunu sağladığı için.

Onun ilk opera ile tanışmasının ruhunda kopardığı etki sanatın inceliğinin yanında birazda hüzün taşır.

Anlatayım:

Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey Sofya’daki görevine başladığı ilk günlerdeydi… Zümrezade Şakir Bey ile birlikte operaya gideceklerdi. Mustafa Kemal ilk defa bir Bulgar operası görecekti ve Bulgarların sanat dünyasında geldiği düzeye hayretle tanık olacaktı. Altan Deliorman Mustafa Kemal Bey’in operaya gittiği gece yaşadıklarını şöyle anlatır:

”Henüz Splendide Palas’ta oturuyordu. Sofya’ya geleli bir hafta kadar olmuştu. Kış olmasına, karların her tarafı bembeyaz bir örtüyle örtmesine rağmen hava çok soğuk değildi. Belki de aydın çevrelerde daha çok hissedilen bu sıcaklık, Sofya’da ilk operanın açılmak üzere olmasından geliyordu.

Bulgarlar ve Opera. Mustafa Kemal bunu işittiği zaman hayretten dona kaldı. Demek bu adamların bir de operaları vardı. Bizim hâkimiyetimizden kurtulalı üç beş yıl olmuş olmamış Bulgarların operada rol alabilecek artistleri mevcuttu… O kadar şaşırmıştı ki, ilk gece için derhal yer aramaya başladı. Fakat müracaat ettiği yerlerden eli boş dönüyordu. Yeni geldiği için bir muhit edinememişti. Neyse ki iyi bir tesadüfle, Maarif Encümeni’nde üye olan Şakir Bey ilk gece için iki yer temin edebildi.

Mustafa Kemal şık ve kibar giyinmesini çok severdi. Elbiselerini Viyana’da diktiriyordu. Operanın ön gösterim gecesinde smokin giymişti. Bu siyah kumaş, sarı saçları ve mavi gözleriyle güzel bir tezat teşkil ediyor, çekici bir renk ahengi yaratıyordu. Perdenin açılmasına yirmi dakika kala Operaya geldiler ve yerlerine oturdular.

Bu gece meşhur “Carmen” oynanacaktı. Bütün Sofya sosyetesi ve yabancı devlet temsilcileri yerlerini alıyorlardı. Nihayet ağır atlas perde yavaş yavaş açıldı, müzik başladı ve artistler sahneyi doldurdular.

Baş kadın rolünde Porfola vardı. Bu aktris, yalnız Bulgaristan dâhilinde değil, hariçte de o günlerin en tanınmış primadonnalarından biriydi. Baş erkek rolünü ise Makedonski oynuyordu. Makedonski de devrinin en iyi baritonlarından biriydi.

İlk perde başarı ile oynandı. Alkışlar kesilip on beş dakikalık ara verildiği zaman, Kral locasından gelen bir yaver, Türk Sefiri Ali Fethi Bey ile Türk Ataşesi’nin Kral tarafından davet edildiğini bildirdi. Gittiler. Kral Ferdinand uzun boyu, artık hafifçe kırlaşmaya başlamış sakalı ve yumuşak bakışları ile locayı adeta tek başına dolduruyordu. Sağındaki koltukta Kraliçe zarif ve açık bir tuvalet giymiş olarak oturuyordu.

Kral, her ikisine de iltifat ettikten sonra sordu:

-Artistleri nasıl buldunuz?

Mustafa Kemal’in daha önce öyle pek operaya ayıracak kadar zamanı olmamıştı. Selanik, Manastır, Dersaadet… Sonra Şam dağları, Trablus çölleri, Trakya toprakları… Tatbikatlar, manevralar, savaşlar… Opera tenkidi yapabilecek müzik kültürünü nereden edinebilsin? Bütün bildiği Paris’te seyrettiği bir iki eserden ibaretti. Fakat ister istemez, biraz haklı, biraz da diplomatça:

-Fevkalâde ekselans, dedi, fevkalâde.

İkinci perde başladığı zaman Mustafa Kemal neşesiz ve durgundu. Oyunu bazı anlar boş gözlerle seyrettiği oluyordu. Belliydi ki kafasında başka meşguliyetler vardı.

Opera bittiği, perde defalarca açılıp kapandığı, sahneye buketler ve çelenkler taşındığı, artistler seyircilerin coşkun alkışlarına belki yirminci defa reveransla mukabele ettiği dakikalarda da Mustafa Kemal’de aynı durgunluk devam ediyordu.

Zümrezade Şakir Bey, davet sahibi olmak sıfatıyla, Bulgaria Oteli’nde bir “supe” hazırlatmıştı.

Operadan çıkınca oraya gittiler. Yanlarında General Kovaçef, General Fiçef ve mebuslardan Makro Totef de vardı. Türk mebusları bu adama “Markopaşa” diye takılıyorlardı. Mustafa Kemal ”supe” esnasında gittikçe neşelenmeye ve açılmaya başladı. Bu, belki de Kovaçef’in güzel kızı Mara’yı ilk görüşü idi.

Splendide Palas’a döndükleri zaman saat gecenin ikisine yaklaşıyordu. İyi geceler dileyerek ayrıldılar. Mustafa Kemal odasına, Şakir Bey de aynı kattaki odasına çekildi. Aradan birkaç dakika geçmişti ki, Şakir Bey bir gürültü duyarak irkildi. Kapısı çalınıyordu. Gecenin bu saatinde?

Şakir Bey kapıyı açmadan sordu:

-Kim o?

-Benim Şakir uyudun mu?

Mustafa Kemal’in sesi cevap verince Şakir Bey hemen kapıyı açtı. Mustafa Kemal gece kıyafetini giymişti.

-Uyku tutmadı, biraz konuşalım diyerek geldim, dedi, içeri girdi.

Karşılıklı oturdular. Mustafa Kemal düşünceliydi. Sonra birdenbire Şakir Bey’in yüzüne dikkatli dikkatli bakarak söze başladı:

-Şakir, kim ne derse desin, şimdi Balkan Savaşı’nda mağlup olmamızın sebebini daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Hâlbuki baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatkârları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş. Opera binası dahi yapmışlar.

O kadar müteessir olmuştu ki, Şakir Bey bu konuda bir şey söylese hemen ağlayacak gibi duruyordu. Gözleri buğulanmıştı. O anda ”muazzam ve muhteşem” Osmanlı İmparatorluğu’nu düşündüğü, bu imparatorluğun Payitahtı İstanbul’u, İstanbul’un dar sokaklarını, köhne evlerini hatırından geçirdiği belliydi. Sonra başını salladı:

-Ah, dedi, bizim memleketimiz de acaba operaya kavuşacağı günleri görecek mi? O seviyeye bir gün çıkabilecek miyiz?

Bulgarların Avrupa medeniyeti yolunda yaptıkları hamleleri, başardıkları ve başaramadıkları işleri bir müddet daha konuştular. Mustafa Kemal, yatmak üzere kendi odasına dönerken gözlerinde umut dolu bir ışıltı yansıyordu. Söylerler ki, bir inkılaba karar verdiği ve tatbikatına geçtiği zamanlarda da Gazi Mustafa Kemal’in gözlerinde hep aynı ışıltının yanıp söndüğü görülürmüş.’’

Kabalığa,Kötülüğe, nezaketsizliğe, yobazlığa inat,

Sanat ile Kültür ile Bilim ile ve Atatürk ile kalın sevgili dostlar.

 

Kaynak: 

Altan Deliorman, Mustafa Kemal Balkanlarda, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1959 s. 9-12 

Atilla Oral, Şakir Zümre, Demkar Yayınevi, s. 5-8 



SIRADAKİ HABER
}