Haberler'HEPİMİZ GÜNAHKÂRIZ'

'HEPİMİZ GÜNAHKÂRIZ'

Yazarımız Hüseyin Özbay kaleme aldı...

+
-
'HEPİMİZ GÜNAHKÂRIZ'

An itibarıyla:

Dünyaya habersiz geldiğim için Kassandra Damgası’nı yemedim ben. Belki zorunlu yaşamayı “güzel yaşama”ya çevirecek bir simyacı aramaya koyulmam da bundan.

Bu sebeple en çok, iyi şiir yazmak isterdim. İyi yani sisli, puslu, garip avazlı, sarıcı, sarsıcı duyulmamış bir müziği çağrıştıran mısralar yazmak isterdim. Bu dünyayla hesaplaşmak için de bu dünyayı anlamak için de bu dünyayla barışmak için de yapardım bunu. Yoksa bu dünyada yaşadıklarımızı bütünüyle kabul etmenin bir vurdumduymazlık olduğunu görmemiş olurum. Tecrübenin işe yararlığı, ne yazık ki alçaklıkları yok etmiyor. Böyle olmasa tarihin bütün dramları, trajedileri; bunları yaratan ve muhakkak insanlığı karartan büyük cânilerin, kanhorların, ticanilerin ölümleriyle birlikte yok olmazdı.

Hepimiz günahkârız. Kasandra gecikmesini telafinin en acınacak yolu da bu algıdır, bence. Zorunlu eylemlerin acıtası sonuçları büyük pişmanlıkların nisbî telafisidir.

Bir zaman sonra:

Uzun zamandır yazmadım. Bunun yazmaya karşı gizliden gizliye bir bıkkınlığın başlangıcı olmasından korkuyorum. İçimde zaman zaman acı ile hissettiğim büyük korku bu. İçimdeki efsaneyi ancak yazarsam yaşatırım, oysa. Bunu ne yazık ki iyi biliyorum. Üstelik, yalnızca yazarken ve yazınca ferahlıyorum. Bir tedavi yöntemi, bir basit var oluş gerekçesi benim için bu. Oysa ben böyle bir olumlu terapik etkiye aşina değilim.Yazıyı kamçım olsun isterim ben. Kanatsın, koştursun, yıksın ,kaldırsın, isterim.Andre Gide gibi gibi sanatın baskıdan doğduğuna inanırım.Hürriyet içinde yaşamak değil esaret altında hürriyeti şiddetle istemektir mesele.Tok kalmak değil acıkmak; susamak,aramak…”Verili hürriyet”imiz değil “ kazanılmış hürriyet”imiz olmalıydı.

Bunun için de “Her yazı, her metin büyük bir depremin artçıları gibi olsun”isterim. Kelime kelimeyi; cümle cümleyi; yazı yazıyı; metin metni tetiklesin, rahatsız etsin. Dinginlik rehavettir. Mor ineklerin öldürüldüğü ya da hasta edildiği bir zamanda damarlarımızdaki dondurulmuş kanın ,uyutulmuş duyguların, bastırılmış düşüncelerin ısınması için dağlarda yanan büyük ateşe gitmeliyiz. Fazıl Hüsnü ölümünü tahayyül ederken bilinçaltındaki bu ateşi yakar:

Ben öleceğim, kimse seyretmesin, /Güneş ve düşünceler içinde. /Soyunacağım elbiselerden ve hatıralardan, /Bir semalar sessizliğinde.

Asude ve mahzun ellerimle, /Nasibimi bir kenara bırakıp. /Eski şarkılar söylerken,/ Dağlarda ateşler yakıp.

Kimse seyretmesin, aşk ve sonsuzluk, /Garip mezarlıklar -arasından gideceğim.- /Kokulu sularla yıkanarak /Karanlıklarda zevk edeceğim

Birkaç gün sonra:

Öte yandan anlık dinginliklerin mutluluğuna talibim tabii ki. Düzeyli ve muharrik görüntülerin, görsel fetişlerin  ahlaksız yanılsatmalarından bıkmış bir hayat tecrübesine sahibim. Yazının anlam ve duygu isyanı , Halil Cibran’ın gerçek fırtınanın seslerine karışıp mutlu olduğunu yani gerçek insan olduğunu fark eden kaçak  bilgesi Fahri’nin ‘hayat yolu’ ve felsefesidir, benim için. Onunla “hüznün çocukları”yız, biz. Hüzün, çarpışan bir hayatın içindeki anlamlı denge olmalıdır: Dehşet dengesi. Kazanılmış hayat değerlidir; oysa “verili bir hayat”ın çok acı kayıplarını yaşarız. Benim kuşağım hayatı üretemedi, verili hayatı ise yitirdi. Büyük şaşkınlıklar yaşadık, biz.

Daha da geâti birkaç gün:

İçimdeki ölü hücreleri harekete geçiren “ikame simurg”, beni hâlâ izleyen efsanemdir. Burada içimdeki efsane için verdiğim gizli savaşın gizemi, hem zaafiyetimin hem de can suyumun sebebidir.

Çelişkilerimin büyüğü ve en tahripkârı da bu baskının depremidir.

Bu baskıda hep yazmam gerekiyor, çok yazmam gerekiyor, her zaman yazmam gerekiyor hatta sadece yazmam gerekiyor. Diyalektik azabım, çare ile çaresizlik arasında gelip gitmeler, sürekli bir gelecek zaman umudu içinde etkisiz eylemsizliklerimi çoğaltıyor.

İçimdeki insanla çarpışıyorum. Sosyal tarafım sahte rollerin görüntüsü, içimdeki gerçek insanı bastırıyor. Buritan’nın Eşeğı gibi bir tercih bunalımı bütün hayatı dolduruyor ve duyguların sefaletini yaratıyor.

Yalnızca bireysel bir algının sıkıntısı değil bu. Toplumda sahte rollerin değiştirip benzeştirdiği bir olumsuz örtülülük yayılıyor. Gerçek duygularımız, gerçek niyetlerimizle görüntümüz arasındaki farka aldırdığımız da yok.

Varsa ‘mahalle baskısı’nın gizli, olumsuz ,büyük tehlikesi budur, bence. Örtülenen gerçek isteklerimizle bürokratik ve toplumsal statünün tayin ettiği model arasında canhıraş bir kavga olması lazımken ortalığı yılgın bir sessizlik kaplıyor. Tehlike dediğim de bu. Alışma alıştırma, yabancılaşma, yaratıcı bütün hücreleri öldürüyor.

Şimdi delirmemek için daha başka ve ustaca rol kesmek gerekiyor. Kime rol ve kiminle!? Seyircisi olmayan ama daima sahnede kendi kendisini türlü rol ikameleriyle avutan tiyatro oyuncuları gibiyim.Sonsuz bir oyunun bitmeyen avuntusu, bezginlik ve istikrahla atbaşı gidiyor. Kaç gün geçti bilmiyorum:

Borges’in ve Tarkovski’nin “büyülü gerçekliği”ni düşünüyorum şimdi.Kafam dumanlı, gözlerim buğulu olsa! Kulaklarıma en yumuşağından en sertine kadar ezgiler doluşsa. Arayışlı  telaşlarla ve asaletli korkularla, böyle bir dünyada yaşasam.

Dehşet bir dilemma bu. Zweig’ın ‘karışık duyguları’ ne ki !? Yaşanmış duyguların keyfiyeti içindeki çırpınmayı entelektüel bir lüksün ürünü olarak makul ve masum görebilirim. Yaşanmamış duyguların acısı ve isyanı ise bambaşkadır.

Zweig talip olup da elde ettiği bir varlık dünyasının içinden ‘”karışık duygularla dolu” bir evren çıkarır.

Tadını aldığı bir yemekten bıkmak, aydınlık bir dünyayı bulandırmak ve bunlar için de ‘ bilinçaltı şokları’ndan medet ummaktı sorun. O, içine bomba koydu ve patlattı. Bense içimdeki bombanın fitilini çekemem; sessiz yok oluşun fark edilmeyen edilgen figürü olurum ancak. Çok şeyine katılmadığım bir hayat tarzı, demirden örülmüş bir duvar gibi. İstenmedik bir statüko hapsinde yaşamak tutsaklıktan daha ağır oldu. Tutsaklıkta paslanan ve parçalanan zincir statükoda güçlü halkalar üretti.

Bir Başka Ay : Belki de Zemheri’dir:

Şimdi, burada bir kafenin kuytu bir köşesinde yazıyorum bunları. Parnas’tan çok uzakta ve kar yağmıyor. Yine bir kere daha acı acı anlıyorum ki bir şey iki kere olmuyor. Kaçırdığımız hayatsa yakalanmıyor.

O hayat, o an, o keyif, orada kalıyor; bir daha olmuyor.



SIRADAKİ HABER
}