HaberlerUNUTULMAMAK İÇİN

UNUTULMAMAK İÇİN

Yazarımız Hüseyin Özbay kaleme aldı

+
-
UNUTULMAMAK İÇİN

Her gün yazmak isterim. Her gün, günü ve her günü. Kaçıp giden zamanı yegâne yakalama çabası budur, çünkü.

Zaman tüneline ancak yazanlar girer. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz, etkilendiğimiz her şey, ancak yazılırsa tekrar bize görünür, yeniden var olur. Yazılmayan şey kısa bir zaman sonra ölür. İki kere daha ağır bir ölümdür bu. Bir, beden ölür; iki, kısa bir zaman sonra duygular ve anılar ölür.

Yazı yazmanın yazarken farkına varmadığımız en baskın psikolojik isteklendirmesi, belki de budur. Sizden sonraki kuşakların bıraktığınız mal mülkle sizi hatırlamaları ve yaşatmaları geçicidir. "Bu ev babamdan kaldı." diyerek hissedilmeniz, sizi tanıyanların ömürleriyle sınırlıdır. “Dedem bu koltukta oturuyordu" ya da " Şu elbiseyi giyiyordu" diyerek onu anmanızın zaman aşımı uzun değildir. Eşyada, mal mülkte bir anının hatırlanıp hissedilmesi sürekli ve derinlemesine olmaz çünkü. Oysa yazılı bir metin; sürekli bir hatırlamanın, duygusal derinliğin ruhsal iletişimin mucizevi dünyasıdır. Küllerinden yeniden hayat bulan semender ya da simurg gibidir yazı.  Rilke'nin yazmayanlara acıması da bu algıdandır.

Yazmayanlar! Hatıralarda yaşatılmanız sizi tanıyanların hafızası, sabrı ya da ömrüyle sınırlıdır.

En iyi miras "duyguların ve düşüncelerin sandığı olan yazılı metinler"dir. Böyle bir mirasın kalitesi, hatırlanmayı, zaman aşımından korur.

Bizden sonraki kuşaklarla iletişim kurmanın biricik yolu da budur.

Yoksa başka bir yol daha var da ben bilmiyor muyum?

Keşke başka başka yolllar da olsaydı. İnsan ömrünün geçiciliğiyle ilgili bütün kasavetleri bir nebze teselliye dönüştüren sihir de budur herhalde.

Yazma sürecindeki kaygının, korkunun ve her türlü tereddüdün tesellisi yine kendi içindedir. Biten bir şiirin, hikâyenin, romanın sağladığı özgüven, hak edilmiş helal bir huzur değil midir?Biçimlenmiş duyguların ve düşüncelerin getirdiği huzur bir yazar için asla uzun sürmez. Kısa bir zaman sonra yeni sancılar başlar. Hele hele başarılı bir eserden sonra daha da şiddetli olur bu sancı; evhama hatta korkuya dönebilir.

Elbette, yalnızca kendisi için yazmayan bir yazarın kaygısından söz ediyorum. Her başarılı eser aynı zamanda beklentileri çoğaltır. Yazar için, yeni bir şiir, hikâye, roman yazmanın ağır yükü, sıkıntısı başlar, o zaman. Okuyucu beklentisi makuldür üstelik. Övmenin, daha çoğunu beklemenin bir sınırı, bir insafı ve bir yasası yoktur. Her atlayışından sonra çıtası yükseltilen ve “Haydi atla bakalım!” denilen bir sporcu gibidir böyle yazarlar. Çok başarılı bir güreşçinin yenilmeye hakkı yoktur. Şampiyon bir futbol takımı gelecek defa da şampiyon olmalıdır. Bu başarılı romanı yazan, daha başarılı bir roman yazmaya mecbur hatta mahkûmdur.

En azından yazdıysan bir daha yazacaksın. Beklenti yaratmanın bedeli elbette başarıdır.

Her yazan için söylenemez bu. Özel durum ve tutumlar da vardır.

Bazı yazarlar beklentilerin ağır baskısı altında kalınca yazmayı bırakabilirler. Şampiyon olmuş bir sporcunun, bir daha şampiyon olamayacağı korkusuna kapılıp sporu bırakmasına benzer bu karar. Üstelik sporların çoğu makul bir yaşla sınırlıdır. Belirli bir yaşa gelen sporcu sadece doğal güç kaybını bahane ederek işine son verebilir. Oysa yazarlığın böyle bir yaş sınırı yoktur. Otuz yaşında roman yazan bir yazardan kırk yaşında daha iyisi beklenir. Sporda yaşlandıkça güç azalır, yazarlıkta ise gittikçe güç çoğalır.Yani sporcunun beklentilerden kurtulma zamanı kısa, yazarın ise uzundur. Okuyucu seksen yaşına gelmiş bir yazardan hala insafsızca eser bekler. Cengiz Aytmatov seksen yaşında ölünce Kırgızistan’da “ Mezgilsiz öttü./ Zamansız öldü.” dediler. Kırgız ve dünya okuyucusu ondan muhakkak yeni bir roman bekliyordu. Yazarlara “ Çok yoruldun, gel otur ve dinlen” demez kimse.

Onun içindir ki büyük yazarların hayatı da trajedidir belki. Kahramanların ve yazarların. Fitzgerald’in “ Bana bir kahraman gösterin size bir trajedi yazayım.”demesi de bundandır herhâlde.

Bu sebeple ben yazarların bilmediğimiz yazarlık maceralarını her zaman merak ettim. Arka plan bilgileri ve bilhassa yazarlık güdülenmeleri benim için çok önemli oldu.

Büyük yazarları, yazmanın trajedisine iten sebeplerin ne kadarını bilir ve anlarız? Düşünceleri, her türlü karmaşık duyguları, çapraşık etkileri biçimlendirme kaygısı belki de bir “ uçurum başı korkusu ”dur, onlar için. Kendi duyguları, kimi zaman kendi uçurumları olur yazarların. İçine düşerler, çıkamazlar. Korkunç kırılmalar, patlamalar olur. Birçok büyük yazarın intihar etmesi ( Jack London, Ernest Hemigway, Stefan Sweig, Mayakovski, Oğuz Atay vb.) bu dehşetli patlamaların sonucudur belki de. Hemingway tamamlanmamış büyük romanının içinde veda etti; Yesenin, duygularının ve algılarının altında kaldı belki.

“Artık bu dünyada ne söyleyebilirim ben?”dediler belki de. İçten ve dıştan gelen büyük baskının, anlatılamaz hayat gerçeğinin ve muhakkak geçiciliğin yarattığı bir hiçlik kaygısının içinde bir “indifa hâli” yaşadılar. Sözlerinin bittiği yerde hayatlarını da bitirdiler. Bu trajik kader sadece büyük yazarlar içindir tabi ki.

Duygularını ve ne idüğü belirsiz bilgilerini içlerinde çürütüp kalan insanlar için böyle bir yazar trajedisi “hayat ve uçurum” dilemması yoktur tabii ki.

Yazarın, yaşarken ve yazarken çoğunu hiç anlayamadığımız büyük sıkıntısı, sonraki hayatının büyük ödülü olur. Talep edilmeyen fakat hak edilen bir ödüldür bu. Geçmiş için zaman tüneline girenler geleceğin tünelini de öşerler.

Bunun içindir ki yazmak, unutulmamaktır.



SIRADAKİ HABER
}