Haberler30 AĞUSTOS'TA SAYIŞTAY'I HATIRLAMAK

30 AĞUSTOS'TA SAYIŞTAY'I HATIRLAMAK

Yazarımız Mehmet Ali Bayar kaleme aldı...

+
-
30 AĞUSTOS'TA SAYIŞTAY'I HATIRLAMAK

Hemen her ülkenin bir ‘zafer bayramı’ vardır. Bu savaş, kahramanlık, kurtuluş vesilesi,  ülkelerin devlet olmanın da gereği olarak kutladıkları, andıkları özel günlerdir ve milletleri birarada tutan değerleri simgeler.

Bizim 30 Ağustos Zafer Bayramı’mızın ise, pek çok ülkeden bir farkı vardır: hiçbir ülkenin zafer vesilesi,  -en azından bu satırların yazarının hafızasında, mesela İngilizlerin Waterloo’su, Amerikalıların 4 Temmuz’u, Rusların Büyük Savaş Bayramı gibi- Milletimizin 30 Ağustos’unun taşıdığı manevî olduğu kadar yüksek bir maddî mânâyı da beraberinde taşımaz. Zira, bizim Zafer Bayramımız sadece askerî bir zaferin kutlaması değil, aslında “savaş fikrine son verilmesi ve kalıcı barış arzusunun” da adı, simgesi ve iradesidir. Türk Milleti, büyük şairimiz merhum Yahya Kemal’in veciz tarifiyle bir “Ordu Millettir”. Tarihin şafağından itibaren varlığını, kendisine yönelen tehdit ve saldırılara karşı hep hazır olmaya ve mücadele etmeye borçludur. Ancak, bu asil medeniyetin derûnunda daima huzuru aramak vardır. Bu büyük yolculukta kurduğumuz Devletler hep tarımı, yani yerleşiklik arzusunu, zemin alan müesses bir varlık arayışı içinde olmuştur. ‘Biz göçebe bir milletiz’ söylemini hiç kabullenemedim. Öyle olsaydı, 16 Devlet kurmaz hep yollarda olurduk. Tarihe yeniden bakmak lazım...

Esasen, 30 Ağustos, 26 Ağustos şafağı doğarken başlar ve dört gün içinde, yeni bir medeniyet anlayışının insanlığa İzmir kıyılarından haykırışıyla yeni bir aşamaya geçer; dikkat buyurun, biter değil, yeni bir aşamaya, merhaleye, hikâyeye geçer. 30 Ağustos’ta sadece bir işgalci düşman mağlup edilmedi, bir medeniyet kurtuldu ve o medeniyet yeni bir kimliğe, ruha ve vücuda büründü...Ama en önemlisi, 30 Ağustos’u kazanan orduların Başkomutanı bir savaş adamı değil, bir barış ve medeniyet adamı olduğunu eserleriyle kurduğu yeni Devlet’in temeline adeta taşa kazıdı.. Şundan daima gurur duymalıyız: askerî zaferlerin küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti asla ve kat’a saldırgan, savaş ihtirasıyla yanan, genişlemeci bir devlet olmamış, Milletimiz daima barış, huzur ve sükûnet arayan, arzulayan, müşfik bir Millet olmuştur. 30 Ağustos’un mucizesi budur. Ve bu Zaferin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Barış’ın ruhunu da yaptıklarıyla, söyledikleriyle, işaret ettikleriyle simgeleyen ve bu özelliği Tarih’te ender rastlanan bir Feylesof Lider olmuştur.“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür”...”Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarları, sadece slogan değil, İnsanlığın hâlâ peşinden koştuğu evrensel doğruları simgeleyen yol haritalarıdır. Atatürk, savaş meydanlarından barış, düşmanlıklardan kalıcı dostluklar, nefretten sevgi çıkartmaya hayatını adamış ender askerlerdendi..Mudanya, Lozan, Montrö, Hatay çizgisi, bir barış ve hukuk külliyatıdır ve Devletimizin onurudur. Milletimizin asıl gururu bu hassamız, zenginliğimiz olmalıdır. Yıllar sonra merhum Ecevit’in 20 Temmuz 1974 şafağında, Mehmetçik Kıbrıs’taki katliamı durdurmak için Ada’ya çıkarken, “Kıbrıs’a savaş için değil barış için ve sadece Türklere değil, Rumlara da barış için gidiyoruz. Askerimiz kendisine ateş açılmadığı takdirde ateş açmayacaktır” sözleri bu yüksek Devlet ruhunun ve Milletimizin hâlisâne karakterinin yansımasıydı.

Şimdi sorulacaktır, 30Ağustos’ta neden Sayıştay aklınıza geldi? diye. Cevabı: Diyanet... 30 Ağustos hutbelerinde Diyanet’in talimatıyla Atatürk’ün adının camilerde anılmaması, gerek cami cemaatinde, gerek kamuoyunda derin infiale ve incinmeye yol açtı. Bunun kabul edilebilecek bir yanı yoktur ve Milletimizin tarihe, kahramanlarına ve Büyük Gazi’ye olan vefa ve minnet hisleriyle de alay edilmesi demektir. Burada bir münasebetsizlik, en hafif deyimiyle, yaşanmıştır ve sorumluları hesap vermelidir. Peki nasıl verecektir bu hesabı sorumlular? Devlet hukukunda bunun yöntemi bellidir: Diyanet bir devlet kurumudur, başı da mensupları da birer devlet memurudur. Kanun, kural ve yönetmeliklerle ve onların üzerindeki Anayasa ile bağlı ve yükümlülerdir. Hükümet, en yüksek Devlet erki, bu memurları tespit edip, bu konuda soruşturma açacak, kanundaki usülleri uygulayacak ve neticesine göre hareket edecektir. Ya da, Hükümet, siyasi ve yürütme erki olarak, anında Diyanet Başkanını –emrindeki kurumun en hayati işlevi olan Hutbe’nin bu şekilde hazırlanmasına cevaz verdiği için- sorumlu olarak görevden alacak, diğer sorumlulara da aynı şekilde davranacaktır. Peki, Hükümet bunu yapmaz ise? Bu defa, TBMM Millet adına Yasama olarak denetleme ve hesap sorma işlevini yerine getirecektir, yani araştırma, soruşturma, gensoru önergeleriyle konunun asıl sorumlusu ilgili bakanı ve tüm hükümeti hesap vermeye çağıracaktır. Peki rejimin kalbi olması gereken TBMM’den bu yetki yeni Anayasayla alınmışsa, yani  bırakın bu sorgulama yöntemlerini, güvenoyu müessesi dahi TBMM’nin artık yetkisinde değilse? İşte o zaman Sayıştay –ki demokrasi fikrinin icad ettiği en muazzam aygıttır, yani Millet adına Millet’in vergisinin usülüne uygun harcandığını denetler, hesap sorar, cezalandırır-, devreye girer, girmelidir. Kaldı ki, Demokrasi, 1215’te Britanya Adalarında vatandaşın vergi karşılığında Kral’a karşı oy hakkı talebiyle İnsanlığın önüne gelmiştir ve sayıştay kurumu da o günden beri dünyada her demokrasinin temel aygıtıdır.

Milletimiz de savaş meydanlarında verdiği canın zekatını bağımsızlık, özgürlük, haysiyet ve Devlet kurumu olarak almıştır. Bunun gerektirdiği fedakarlığı da “vergi” adı altında Devlet’e adeta bağışlamaktadır. O vergilerle, yani kan, gözyaşı, alınteriyle vücut bulan Devlet, bünyesinde Diyanet’i kurmuştur. Diyanet herkesindir, Milletindir, vergilerimizle hayat bulur, görev yapar. O Diyanet’in ne hakla, neye güvenerek,  emrinde olduğu Millet’i incitme, infirak yaratma, Tarihe vefasızlık yapma ve en hafifinden Anayasayı ve kanunu çiğnemeye cüret ettiğini, eğer Hükümet ve TBMM soramıyorsa bağımsız yargı kimliğiyle ve Millet adına görev yapan (üyeleri ve Başkanı TBMM tarafından seçilir) Sayıştay devreye girecek ve Diyanet’e “arkadaş sen kimin vergisiyle ve hangi kanuna dayanarak Millet’in vicdanını rencide etme hakkını kendinde buluyorsun? diye soracaktır. Ya o da sormaz ise?

Belki de bu yazının başlığı ” 30 Ağustos’ta Bağımsız Yargı’yı Hatırlamak” olmalıydı...



SIRADAKİ HABER
}