HaberlerİKİ KENT İKİ KÜLTÜR

İKİ KENT İKİ KÜLTÜR

Yazarımız Nevval Sevindi Kaleme aldı...

+
-
İKİ KENT İKİ KÜLTÜR

Madrid öncelikle kent kültürü açısından önemli bir mekan. Bizim sahip olduğumuz ve 1980’lerde hızla yitirdiğimiz eski markalarımızdan tutun pastanelerimize ve tatlılarımıza kadar hepsini hatırlıyorum.Nezaket ve kibarlıkla eğitilen garsonuna, meydanlarına ve eski mekanlarına kadar her şey öğretici. Çünkü Batı ülkelerinde demokrasinin anlamı:”Canın ne isterse yapma rejimi” değil. Kanun ve nizam rejimi. Bunu 1960’da Gazze’den gelip yerleşmiş Filistinli şöforümüz çok güzel ifade etti:”Kanun medeni insanlar için yapılır.Medeni insanlar kanuna uyar,vahşiler için değildir. Madrid’te büyümüş İbrahim buranın açık bir kent olduğunu herkese yer verdiğini,rahatça yaşayabildiğini anlatıyor. “Katalanlar ırkçıdır,Madrid ise rahat “dedi. Bu nedenle kaçak gelenlerin  uğradığı suistimallerden  söz etti.

 Plaza De Torros’un önünden geçiyoruz.1800’lerden Arap mimarisi örneklerinden boğa arenası . Burada bir boğa güreşine gitmiştim.

Meydanlar kentin ruhunu anlatan yerlerdir. Taksim meydanına bakınca eski binaların köşeye sıkıştığını, çirkin mimari değeri olmayanların da etrafa dizildiğini görürüz. O yetmedi şimdi bir beton denizi haline getirildi.Boğazımıza dayanan bu beton ruhsuz yönetimin simgesi doğrudan.

En ünlü meydanlarından biri Puerta Del Sol meydanı çevreleyen tüm binalar korunmuş. Havuz ferahlık dağıtırken, at üzerinde  3.Carlos’un heykeli  buranın kimliğini hatırlatıyor. İnsanlar bir köşede çalan Meksikalı grubu dinliyor,diğer köşede canlı mankenler ilginç  kompozisyonlar yapmış. Onlarla fotoğraf çektirenler, birbirini bekleyenler,havuz kenarında dinlenenler…Herkes neşeyle konuşuyor,gülüyor ve yaşıyor….Kafelerden neşeli  sesler ve harika kokular yükseliyor.

 İşte en eski   pastanesi 1894’den beri hiçbir ürününü bozmadan hizmet vermekte. Çocukluğumun İzmir pastanelerinde yediğim ve artık ustası kaybolduğu için unutulmuş tatlılar sıra sıra…Renk renk duruyor. Özlem acı bir süs biberi gibi yakıyor boğazımı. Kent kültürünü öldüren siyasete,siyasetçi bozuntularına ve belediye denen yıkıcı kuruma içimden isyan dalgası yükseliyor.

İçeride hiç modern olalım deliliğine,zevksizliğine düşmeden tahta masa ve sandalyelerde iki kat insan dolu. Eskiden buraya orta halli insanlar gelirmiş ve bu değişmesin diye Madrid’in en lüks yerinde turist kaynayan bu kafede fiyatlar gayet makul tutulmuş. Herkes gelmeye devam etsin diye. Garsondan “ kapuçino” istedim bana çok kızgın baktı ve onun adı sütlü kahve dedi İspanyolca! Kimlik böyle bir şey…Kimlik kişiliktir. “Cafe con lecce” yani, elbette dedim utanarak.

Bu mekanın bir özelliği daha var; Franco döneminde 5 ünlü general buraya kahve içmeye ve toplantıya geliyorlar hep.ETA bir gün 5i bir yerdeyken arabalarına bomba koyuyor ve uzaktan patlatıyor. Sürücü araçta değilken.Sadece camlar aşağıya iniyor ve tek bir kişi ölmüyor. ETA mesaj yayınlıyor:Halka düşman değiliz sadece generalleri istedik ve vurduk! Gözümün önünden saçlarından alev almış belediye otobüsünde pkk molotofuyla yanan genç kız,küçük çocuklar,kadınlar,erkekler geçiyor. Terör !

İstanbul’da ve kentlerde yakıp yıkmaları,devlet mallarını yakmaları ve vahşice saldırıları kültüre  saldırıdır hep. O kültürün sahibi olan halka nefrettir.

Franco’yu anlatan yaşlı bir İspanyol onun çok milliyetçi olduğunu belirtti. Çalışan herkes İspanyol  hatta yaşlı garsonlar var. Eski mekanlar garsonlarını emekli oluncaya kadar bırakmıyor. Eski beyefendi garson modeli  ben de çocukluğumdan çok iyi biliyorum.

Meydanda eski markalar var. El Corte Englis yani LaFayette gibi bir mağaza. Franco’nun karısı büyük hissedar olarak çok para kazanmış. Franco ölünce ona sen çok kazandın yeter bunu iflas etmekte olan milli bir markaya vereceğiz demiş yetkililer. Böyle el değiştirmiş ama marka ölmemiş. Artık rivayet bu!

İspanya kendi nüfusunun 2 katından fazla turist ağırlıyor. Ülkenin belkemiği turizm ve turist. 57.7 milyon (2012) ile dünya sıralamasında 4. sırada. Bizdeki komedi işler yok sonuç var. Madrid Tokyo’dan sonra dünyanın en yeşil başkenti.%33’ü yeşil alan,her yer park bahçe ve sokak kenarları ağaçlarla süslü.Çoğu da çınar. Bizim eski geleneksel kent dokumuz.

İstanbul’da köylünün biri söğüt yapmıştı millet nefes alamadı. Parklar  eskiden beri kraliyet ailesinin özel mülkü ve çok iyi bakılmış.”Kral yok hazır ben de diktatör Francoyum kesin şu ormanı yapın aksarayımı” falan diyen olmamış. .

 İspanya milli kimlik ve ruhun neden önemli olduğunun kent belgeselidir. Milli ruh her yere sinmiştir. Tarihi dokuyu bozmamak için bir Roma tapınağının etrafını kocaman park yapmışlar. Bizim nadide Osmanlı eserlerinin iğrenç asfalt seviyelerinin altında kaldığını, çirkin beton binaların arasına sıkıştığını düşününce insanın içi daralıyor. Varken kaybetmek çok acı bir duygu.

Tarihi dokuyu bozmamak için bütün kentin altından yollar,tüneller açılmış.Üst geçit çirkinliği ve köylülüğü yok elbette.Ankara’nın tarumar edildiğini hatırlayın korkunç bir saldırganlık kente. Burada parayı verseniz de Coca cola veya Mc Donalds plastik çirkin dev panolar koyamıyor.Yasak. Belirlenmiş ahşap tabelalar var. Mekanlar da İspanyol tarzı oluyor. Milli hale gelince kabul ediliyor,bastır parayı canın ne isterse yapıştır yok!

Bu tüneller sayesinde nehir ve dereler de kurtarılmış,üstelerini betonla kapatmak ve sonra sel basacak yerler haline getirmek zekasını bize bırakmışlar! Sosyal konutların olduğu varoş bölgesinde bile yeşillik içinde sokaklar ve spor alanları yemyeşil. Binalar da 30 katlı değil elbette. Madrid içinde tek bir gökdelene izin verilmiştir o d açok şık ve uyumlu bir mimari ile mümkün olabilmiş. Restorasyonlar cahil inşaatçıların elinde değil,bilimsel ve uzman restoratörler çalıştığından mimari bozulmuyor. Kral bile emredemez burada, çünkü medeni ülkelerde kral da olsan kanuna uymak zorundasın.

Madrid bir gastronomi cenneti ayni zamanda. Keyfinizce deniz ürünü,paella veya canınız ne çekerse…Her şey var.Alış veriş desen her yerde her an…

Kendi markalarını,değerlerini koruyan milli kent tasarımları ve uygulamaları için Madrid’e gidin.Kimliksiz olmanın vatansız kalmak anlamına geldiğini kavrarsınız.

İSTANBUL’DA İSE 

Kent bir arsaya dönüşünce orada yaşayanlar arsanın üstünden atılması gereken ıvır zıvır halini alır.

Kent bir beton ormanına dönüşünce orada iklim değişirken nefes alan tüm canlılar boğulduklarını hisseder.

Kent bir çamur ve toz deryasına gark olunca “kentsel dönüşüm” göz boyacılığıyla,moloz ve taş yığını olur mekanlar.

Ken,t inşaatçıların cahil ellerine ve denetimsiz akıllarına bırakılırsa artık çirkinliğin şahikasıdır.

Tarihinden koparılmış bir kent köksüzlüğünün karşılığı olan lümpen insanların beton ormanında dövüş alanı oluverir!

Tarihinden,milli ruh ve içeriğinden koparılmış insan da kentten kopar uzayda uçuşa geçer. Artık hiçbir zihni ve medeni tutarlılık beklemek mümkün değildir. Binlerce yıllık kültür bir taş yığını gibi köşede kalmıştır.

Bir kaç müzeye hapsolmuş kültürel maddi varlıkların karşılığı olmayan kentte yaşam acılı, sancılı bir ameliyatın tüm safhalarını içerir.

Nereye tutunacağı belirsiz kitleler bakıma muhtaç el açma halinde bulur kendini. Kent verdikleriyle mutluluk, asalet, nezaket, bilgi ve dönüşüm getirmiyordur artık.

Kent kültüründen soyulmuş çirkin, kemikleri dışarı fırlamış bir ucubeye dönüşür.

Kenti kent yapan kültürüdür. Kültürel atmosferidir.

Entelektüel zaferleri, hayatı ve her masada bulunacak kitaplarıdır.

Kütüphanelerine istediğin saatte gidip gelebilmek,okumaktır.

Sinema, tiyatro, opera, bale, müzik kültürünün ve edebiyatının bütün tellerinin sonsuz ahengidir.

Bugün İstanbul’da tüm teller koparılmış ve ahenk susmuştur.

Beklemek çare değil…



SIRADAKİ HABER
}