HaberlerEN MÜHİM DÂVÂ: İNSAN

EN MÜHİM DÂVÂ: İNSAN

Yazarımız M. Halistin Kukul kaleme aldı...

+
-
EN MÜHİM DÂVÂ: İNSAN

    Bir milletin en mühim mes’elesi ve bir devletin de en mühim vazîfesi, insanını ‘iyi’ yetiştirme dâvâsıdır. Çünkü; o, “en güzel biçimde yaratılan”( Tîn,4)’dır; “en şerefli mahlûk” (İsrâ, 70)’tur;  “Yeryüzünde Allah’ın halifesi” (Bakara, 30)’dir.

        Kâinatın yaratıcısı Allahü teâlânın biz insanoğluna verdiği bu üstün meziyetlerine nasıl nankörlük edebiliriz ve bu “güzel-şerefli ve halife” vasıfları muhafazadan nasıl kaçınırız, düşünmemiz gerekir.

       Gerek şahsî-âilevî-mahallî ve gerekse, millî, insânî/cihânşümûl düşünce ve hareketlerimizi nasıl bu istikamet üzerinde teksif edemeyiz, düşünmeliyiz.

        Farklı milletlerdeki ve farklı cemiyetlerdeki hâl ve tavırlara baktığımız zaman, dünyanın, gerçekten de bir kaosun/karmaşanın ötesinde bir ‘cinnet’ yaşadığını hiç tereddüt etmeden söylememiz de mümkündür.

       İlk önce, ister seçim ile işbaşına gelsin, isterse, babadan oğula intikalle, isterse darbeyle gelsin, dünyayı idâre eden devlet adamlarına iyi bakınız. Hemen diyebilirsiniz ki, menfaatçılık, zâten kişi olarak, insanın yapısında vardır; bunun, milletlerin ve onları idâre eden devletlerin yöneticilerinde de olması tabiî değil midir?

        Şüphesiz ki, buna yanlış demek mümkün olamaz!..Fakat, dikkat edilirse, bu idârecilerin hepsi de, hem kendi ülkelerinin insanları ve hem de insanlık âlemi için hiç durmadan haktan, hukuktan, iyilikten, liyâkattan, sevgiden, nezâketten, hürmetten, hürriyetten...söz ediyorlar.

      Çıldırmaya ramak bir insanlık âleminin bunlardan bahsetmeye ne derecede hak sâhibi olduğunu da düşünmek lâzımdır.

        Güzel şeyler söyleyip, aksini yapmak...Çağın, temel hastalığı oldu.

        Halbuki; bir insanın en önemli vazîfesi, tabiîdir ki, Allahü teâlâya iyi bir  kul olabilmenin ardından, bir dîğer insana veya insanlığa hizmet edebilmesidir. Bu; devletleri idâre edenler için daha da mühimdir. Kul’un, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına karşı çıkmaya kalkışması; ve kul’un, bir dîğer kulu hakîr görmesi bir yana, yaşama hakkı dâhil, onun bütün haklarını gasp etmesi, bu çağda, üstelik medenîlik adın, ne yazık ki,  ileri safhalardadır.

       Şüphesiz ki, bu dünya, nice katliamlar görmüştür. Bugün, birçoğu unutulmasına rağmen, kayıtlar, bunların hiçbirini unutmamıştır. Beşerî vicdân, hiçbirine suskun değildir.

        Ne, 1492’de, sekiz milyon yerli halkı katleden, Amerika’ya ayak basan Avrupalı cânileri; ne, Avustralyalıların, türlü zulümlerle ölümlerine sebebiyet veren İngilizleri; ne ABD’nin Hiroşima ve Nakazaki’de 135 bin kişinin ölümüne sebebiyet veren vahşetini; ne, Rusların, 1944’te, Sibirya’ya sürdüğü, Çeçen, Ahıska, Karaçay, Kırım Türklerinin yollarda ölen beşyüzbini aşkın insanını; ne Çin ve Çarlık Rusyası’nın şu veya bu bahaneyle katlettiği milyonlarca Müslüman Türk’ü; ne Fransızların Cezayir’de canavarca öldürdüğü iki milyon insanı ve ne de Sırpların, Bosna’da şehit ettiği 250 bin kişiyi unutmak mümkün olmuştur...Elbette daha niceleri!..

     Her hâl ve şartta, kendilerini mâsûmların ve kimsesizlerin hâmisi gibi gösterenler, ne yazık ki, insanlığın kanını emenler de, bu sömürgecilerden başkası olmamışlardır.

     İnsan; kendisine verilen selâhiyetin bu olmadığının şuûrunda olmalı; devlet nizâmını bu adâlet üzerine inşâ edebilmelidir. Ne yazık ki,  bugüne kadar, adâlet, müspet mânâda bir milim mesâfe katedememiştir. Şüphesiz ki, beceriksiz ve art niyetli idâreciler kadar, onları seçenler ve kayıtsız şartsız bunların tahakkümlerine ses çıkarmayıp boyun eğenler de, bu durumdan mes’uldürler.

     Sosyal hayatın sağlıklı yürütülmesinin yegâne şartı, karşılıklı saygıya dayandırılan âdil bir sistemin tahakkukuyla olabilir.

         Hakka rızâ, tevekkül, fedâkârlık, müsamaha/hoşgörü/tolerans başka bir şeydir. Zorbalığın karşısına bunlarla çıkmak ahmaklık değilse gaflettir.

          Kuvvet, adâlet değildir. Adâletli olmak ise, kuvvetin kendisidir ki, biz buna, herkesin yaptığına göre muamele görmesi diyoruz. İyilik yapanın iyilik, kötülük yapının da yaptığı karşısında cezâ ile karşılaşmasıdır.

         Düzen böyle sağlanır. İnsanlık, böyle huzura kavuşabilir. Bunu sağlamak da, elbette ki, milleti/insanı/cemiyeti temsil eden Devlet dediğimiz müessesenin idârî, adlî, tıbbî...unsurlarıyla temin edilir. Şâyet bunları sağlamakta zorlanma ileri safhalara ulaşmış ise, o zaman, o cemiyet tepetaklak başüstü devrilmeye mahkûmdur.

       İnsanın, “güzel, şerefli ve halife” oluşu, onun sonradan kazanılmış bir hakkı ve vasfı değildir. Bu, doğuştandır.

         Bilinmelidir ki; “esfele sâfilîn/sefillerin en sefili/aşağıların en aşağısı” (Tin,5)’na indirdik âyeti, bebekler için değildir.

         Bu “güzellik-şereflilik ve halifelik”, onlara lâyık olunduğu zaman geçerlidir.



Başkan Demir:'Küresel ısınma insan sağlığından da önemli hale geldi'GÜNCEL
Başkan Demir:'Küresel ısınma insan sağlığından da önemli hale geldi'
Havza Müftüsü Nurlu, görevine başladıGÜNCEL
Havza Müftüsü Nurlu, görevine başladı
Samsun'da diyabet için yürüdülerGÜNCEL
Samsun'da diyabet için yürüdüler
CHP Samsun kamu davasına katılmak istiyorGÜNCEL
CHP Samsun kamu davasına katılmak istiyor
Samsun'da firari yakalandı!GÜNCEL
Samsun'da firari yakalandı!
SIRADAKİ HABER
}