Osman KARA

HAİN KİME DENİR?

Osman KARA

Bu milletin 1919’un, 1920’in “olmakla olmamak” arasında gidip geldiği o kanlı ve karanlık günlerde birisi çıkıp da bir bildiri kaleme alsa ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarından “Kuva-yı Milliye maskaraları” diye bahsetse…

 

Yetinmese, milleti “Mustafa Kemal vesaire gibi beş on şakinin vücudunu ortadan kaldırmak için gereken küçük fedakârlığı göze almamakla” suçlasa…

 

 Yetinmese, “Ey hainler, Ey Allahtan korkmayan ve peygamberden haya etmeyen mahlûklar, İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticelerine katlanarak zararlarını sabır ve sükûnetle ve akıllı tedbirlerle gidermekten başka çare var mıdır? Yunanlılarla harbe tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan şöyle mukavemet ettik, böyle zayiat verdik gibi yalanlarla halkı kandırmaya çalışıyorsunuz! Düşünmüyorsunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve yararlı bir şey olmaz” dese…

 

İlaveten “Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın: Cenâb-ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerine olsun!” diye beddua etse…

 

Durunuz lütfen, hemen sinirlenmeyiniz. O kalem bu yazdıklarıyla yetinmese ve de halkı “vatanın bütünlüğü, milletin istikbali ve istiklali için son kurşun bitinceye, son dağ başı mezar oluncaya kadar savaşmaya” yemin etmiş Kuva-yı Milliyecilerin ölümüne fetva verse…

 

Ve de “İyi biliniz ve emin olunuz ki bu hal böyle devam edemez ve memleketin her sancağına ve her bucağına sarmış olan bu vahşet ateşi ve şekavet böyle sürüp gidemez! Vaktimiz pek daraldı; ve bu âsilerin, eşkıyaların, şekavetlerinden, cinayetlerinden halk bunaldı kaldı. Eğer bu ateşi kendi kendimize söndüremeyecek ve Anadolu’da asayişi temin ile biçare vatandaşlarımıza refah ve huzur vermeyecek olur isek galip devletler tarafından bildirildiği üzere başkentimizden, sevgili İstanbul’umuzdan mahrum edileceğimiz gibi Anadolu’nun da yabancılar tarafından istilâ olunacağı şüphesizdir. Bunun için bu eşkıyaları, bu âsileri mümkün olduğu kadar az zaman zarfında tedip ve tenkil etmek cümlemiz için bir görevdir” diye eklese…

 

Sonunda da “hazır olunuz ve hainlerden, bu canilerden vatanı kurtarmak için size düşen görevi yapmakta kusur etmeyiniz” dese…

 

Siz bu satırları yazana “hain” demez misiniz, şayet “hain” demezseniz ne dersiniz? Siz ne dersiniz bilmem ama ben “hain” derim.

 

Bunları yazanın tahsili, mesleği, dini ve milli mensubiyeti onun hainliğini ortadan kaldırır mı? Müslüman yahut Hıristiyan, Musevi yahut Budist olması fark eder mi? Tarih her milletten, her dinden, her meslekten hainlerin ihanetleri ve çoğu kez de feci akıbetlerinin hikâyeleriyle doludur.

 

Yukarıda parçalar aldığım ve eski dilde geçen bazı kelimelerini güncelleştirdiğim bu bildiri Milli Mücadele’nin en kritik bir döneminde birileri tarafından yazıldı ve Yunan uçakları tarafından Batı Anadolu’daki kent ve köylerin üzerinden atıldı. İngiliz vapurlarıyla Karadeniz, Ege, Akdeniz bölgelerine taşındı.

 

Bu bildirinin altında “Teali-i İslam Cemiyeti” mührü vardı ve o cemiyetin iki kurucusundan ve iki önemli başkanından birisi, şimdilerde adları okullara, hastanelere verilen, verilmek istenen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, diğeri de ulemadan İskilipli Atıf Efendi’ydi.

 

Sahi bunların dini kimliği Milli Mücadele haini olmalarını ortadan kaldırır mı? Bunlara “hain” demeyeceksek kime hain diyeceğiz?