YAZARLAR

DİĞER YAZILARI

Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

MEHMET ÂKİF ERSOY

MEHMET ÂKİF ERSOY                                                                                  (1873-1936)

      23 Temmuz 1908’te ilân edilen II. Meşrutiyet’i izleyen yıllar, bizim yakın dönem tarihimizde millî, dinî ve etnik konularla ilgili yeni birtakım görüş ve tezlerin ortaya çıktığı, Osmanlıcılık İslamcılık, Türkçülük gibi farklı düşünceler etrafında toplanan aydınlar arasında bütün bu konuların çok yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönemin başlangıcını da ifade eder. II. Meşrutiyet’in, Tanzimat’tan beri kavgası yapılan rejim değişikliğini getirmesi, meclisin açılıp seçimlerin yapılması ve bir hürriyet ortamının doğması, Batı karşısında artık bütün kozlarını kaybetmiş olan ve hızla çöküşe doğru sürüklenen İmparatorluğumuzu kurtarmaya maalesef yetmemiştir. Ama devleti içine düştüğü bunalımdan kurtarmak için devrin aydınlarını yeni birtakım kurtuluş çareleri armaya yöneltmiştir. Bu çalkantılı sürecin ardından ve elbet milletçe yaşanılan büyük felâketlerden sonra kazanılan “Millî Mücadele,” işte bu dönemde uyanan millî ruh ve millî heyecan sayesinde kazanılmıştır. Cumhuriyetimiz bütün bu tartışmaların ve arayışların ortaya çıkardığı tarihî ve kültürel değerlerin ve millî heyecanın bir neticesi olarak vücut bulmuştur.

         20.yüyılın başlarından itibaren içine sürüklendiğimiz ve sonunda İmparatorluğumuzu kaybettiğimiz bu çok bunalımlı ve çalkantılı dönemin öne çıkardığı önemli birkaç aydından birisi de, hiç şüphesiz Mehmet Akif Ersoy’dur. Akif sadece İstiklâl Marşı’mızın güfte yazarı güçlü bir şair ve bir edebiyat adamı olarak değil, aynı zamanda millî ve dinî heyecan kaynaklarımızın, dinimizin, dilimizin, fikir, kültür, sanat ve edebiyat hayatımızın da zirve şahsiyetlerinden birisidir. Akif,  yaşadığı döneme sadece şairliği ve sanatı ile değil dürüstlüğü, çalışkanlığı, fikirleri ve sağlam karakteri ile de damgasını vurmuş, çok donanımlı, bilgili, zengin kültürlü; iman, fazilet ve ahlâk timsali Müslüman bir aydın, millî ve dinî hassasiyetleri olan, işi, sözü ve özü birbirini tamamlayan müstesna yaradılışta son derece olgun bir şahsiyettir. Hayatının her döneminde ideallerini yaşamış, doğruluktan asla ayrılmamıştır. Yazdıkları, söyledikleri, hayatı ve yaşadıkları arasında hiçbir çelişki yoktur. Düşündüğünü söyleyen, söylediğini yapan,  yaşayan, yazan ve asla yalpalamayan dosdoğru bir insandır. Vatanına, bayrağına, milletin kültür ve irfanına, onun diline, dinine, inancına, sanat ve edebiyatına gönülden bağlıdır. Dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan Akif’e, bütün bu üstün meziyetleri, geleneksel terbiye kurallarının titizlikle uygulandığı, İslâmî bir hayatın bütün icaplarıyla doğru ve eksiksiz bir şekilde yaşanıldığı dindar bir aile ortamında ve “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam hepsini ondan öğrendim” dediği müderris (profesör) bir babanın denetimi altında sağlam ve köklü bir dinî eğitim alarak yetişmiş olması kazandırmıştır. Edebiyat, sanat, kültür ve düşünce hayatımızda daha çok dinî düşünce tarzının önde gelen temsilcilerinden biri olarak tanınmış olan Akif, yukarıda da ifade edildiği gibi, aynı zamanda bir yıkılış ve çöküş devrinin de şairidir. O, milletimizin 20. asrın başlarından itibaren muhatap olduğu iç ve dış olayların bizzat içinde yaşamış, Balkanlardaki yenilgimizin ve Rumeli’deki topraklarımızı kaybedişimizin büyük acısını ta yüreğinde hissetmiş, İmparatorluğumuzun çöküşünü hüzünle ve büyük bir çaresizlik içinde görmek bahtsızlığını yaşamış bir nesle mensuptur.

     

        Millî ve dinî duyguların uyum içinde olduğu, birlikte işlendiği bir sanatın ve şiirin şairi olan Akif, İslâm’ı doğru anlamış ve iyi özümsemiş, İslâmî düşünen ve yaşayan, halkı Kur’ân ahlâkı çevresinde birleşmeye çağıran Müslüman bir Türk’tür. O, İslâm’ı daima yüceltecek ve koruyacak en kuvvetli varlığın Türkler olduğuna inanmış ve bu inancını şiirlerinde başarıyla dile getirmiştir. “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” ve “Sözü sağlam, özü sağlam ol, ırkına çek!” sözlerinde de görüldüğü gibi Türklüğünü büyük bir gururla haykırmıştır. Şiirlerini karakterize eden başlıca unsurlar İslâm’a samimiyetle bağlılık, vatan ve millet sevgisi, milletin sevinci, kederi, çilesi ve ıstırabı ile Türk’ün yiğitlik ve kahramanlığıdır. Yüreği vatan ve millet sevgisi ile doludur, istiklâl aşığı, vatan ve millet sevdalısıdır. Ona göre İslâmiyet’le Türklük ikiz kardeş gibidir. Milletin yaşaması ve yükselmesi, bu ikisinin birlikteliğinden doğacak heyecana ve güce bağlıdır. İslâm’ı ebediyen yaşatacak olan, Türk milletidir. O bilir ve inanır ki, çok istediği İslâm birliği de ancak Türk’ün varlığı ve gücü sayesinde kurulabilir ve yaşar. O sebeple, Millî Mücadele’yi büyük bir azimle desteklemiş, şehir şehir dolaşarak yazıları, şiirleri, konferansları ve vaazlarıyla halkı millî mücadeleyi desteklemeleri için teşvik etmiş, vatanın kurtarılması için birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin önemini anlatmış, onları millî istiklâlin şuuruna erdirmek için canla başla çalışmıştır. Bu gayretlerinden dolayı da kendisine, “Millî Mücadele’nin manevî lideri” sıfatı verilmiştir. Onun yalnız Çanakkale Şehitleri ile İstiklâl Marşı adlı abide şiirleri bile, bize, o karanlık ve dehşet dolu günlerin bizzat içinde yaşamış olan Akif’in ne kadar büyük bir vatansever olduğunu, nasıl asil bir ruh taşıdığını gösteren önemli iki örnektir. İstiklâl Marşı’nı güzel ve değerli yapan sadece güftesi ve bestesi değildir. Aynı zamanda o, tarih boyunca hür yaşamış büyük bir milletin var olma iradesini, onun kültürünü, tarihî, millî ve dinî bütün değerlerini, şiir sanatının nadide bir örneği olarak dikkatlere sunan coşku ve lirizm dolu milli bir destandır. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da dediği gibi, bu millete ve onun devletine yeni bir kimlik arayışı için olanlar, bu destan şiiri tekrar tekrar okumalı ve elbet onu çok iyi anlamalıdırlar.

        

       Akif, elbet dinine bağlı Müslüman bir şair ve kültür adamıdır. Ferdin ve toplumun hayatında dinin önemini ve değerini daima savunmuş ve yüceltmiştir. Sanat, kültür ve edebiyat hayatımızda İslâmcı düşünce tarzının önde gelen temsilcilerinden biri olarak bilinir ve tanınır. Baytar Mektebi’nde (veteriner fakültesi) okumuş olması müspet ilimlere olan ilgisini ve bağlılığını artırmış, bu da din ile birlikte onun şahsiyetini tamamlayan, fikrî hayatının alt yapısını kuran başlıca unsurlardan biri olmuştur. O, her konuda olduğu gibi, din konusunda da son derece gerçekçi bir aydındır. Onun savunduğu din, dünya hayatını görmezlikten gelip sadece ahiret hayatına yönelmiş bir din değildir; aynı zamanda insanların bu dünyadaki meseleleriyle de yakından ilgilenen, onlara çözüm yolları da gösteren bir dindir. O, aklın ve ilmin gerektirdiği şekilde inanır; insanlara faydalı olacak her türlü ilmî ve medenî gelişmeyi benimser, kendi kökünden, kültüründen ve dininden uzaklaşmadan her alanda şuurlu bir şekilde yenileşmeyi savunur. Akif’e göre, İslâm’ın özüne ve aslına uygun şekilde yaşanıldığı, dinin ilim ve sanatla at başı birlikte yürüdüğü devirlerde Müslümanlar medeniyetin ve dünya nizamının en güzelini ve en idealini gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Ama ne var ki, zamanla aralarına tefrika girmesi, birlik ve beraberliklerini kaybedip dinin özünden ve aslından uzaklaşmaları, İslâm âleminin Hıristiyan Batı karşısında gerilemesine ve güç kaybetmesine yol açmıştır. Fakat katıksız bir iman adamı olan Akif, asla ümitsiz değildir. Eğer Müslümanlar, İslâm’ın emrettiği doğrultuda çalışırlarsa, bu rezil ve aşağılık durumdan kurtulur, eski üstünlüklerini tekrar elde edebilirler. Ona göre,  “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahireti isteyen ilme sarılsın, her ikisini birlikte isteyen ilme sarılsın. İlim ve hikmet İslâm’ın kaybolmuş malıdır, nerede bulursa almalıdır. Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.” diyen bir Peygamber’in dininde tembelliğin, uyuşukluğun ve ümitsizliğin yeri olamaz, olmamalıdır. Bu din oturup beklemeyi değil, çalışmayı emreder. Bu yüzden Akif, kendi beceriksizliklerini ve tembelliklerini din adına uydurdukları birtakım saçmalıklarla örtbas etmek ve İslâm’ı ilerlemeye karşı bir dinmiş gibi göstermek isteyenlere düşmandır. Onların dini iyi anlamadıklarını, bilmediklerini söyler. Ona göre Kur’an mezarlıkta okunmak için gönderilmediği gibi, İslâmiyet de bir ölüler dini değildir. Modern ve çağdaş görüşlerin ve daima ileriye bakan bir din anlayışının sahibi olan Akif’e göre, İslâmiyet insanlık dinidir, hayat dinidir. Bu din insanı her iki dünyada da bahtiyar edecek esaslar getirmiştir. Fakat bunun için çalışmak ve didinmek gerekir. Dinin dipdiri durması, sağlıklı, doğru ve düzgün bir dinî hayatın yaşanması ancak ilme, öğrenmeye, bilmeye ve çalışmaya bağlıdır. Ona göre bizim hastalıklarımızın ve geriliğimizin asıl sebebi ve geçek düşmanı “cehalet”tir, bilgisizliktir. Düşmanlarımızı bize üstün hâle getiren budur.  Bu, “sîne-i İslâm’a çöken kapkara kâbus”tur ve ona düşmekle millet, dinini de, namusunu da kaybetmiştir. O sebeple önce cehaletin ortadan kaldırılması gerekir. Cahilin dinin de olamayacağı kanaatinde olan Akif’e göre, dini yükseltecek olan tek yol, ilim ve çalışmadır. “Şimdi zaman, ilim zamanıdır. Herkes koşarken oturup beklemek maskaralıktır. O yürür, sen yürümezsen ne olur encamın?” (sonun) diye soran Akif, Batı’ya ayak uydurmak için çok çalışmak gerektiğini söyler. Ona göre bu dünyada çalışmayanlara hayat hakkı yoktur. En çok kullandığı kelimelerin başında din, millet ve çalışmak gelir. Din milletin manevî gücünü artırır, onu kenetler, fertlere birlikte yaşama şuuru kazandırır. Çalışmak ise özgüven verir, önünde yeni ufuklar açar. Elbet çalışıp üretmeden, taklit yoluyla da birtakım şeyler elde etmek mümkündür, ama bu millî ruhu öldürür, milleti güçsüz bırakır, başkalarına muhtaç hâle getirir. Zira bir millet ancak kendi benliği ve değerleriyle var olur, kendi gücü ile ayakta durur ve Kur’an’ı asrın idrakine ancak onu dosdoğru anlayıp uygulayan ilim erbabı söyletebilir. Bunun için de önce halkı cehaletin pençesinden kurtarmak lâzımdır. Bu da ancak mekteple, kaliteli bir eğitim ve öğretimle mümkün olabilir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” sözündeki hikmete samimiyetle inanmış olan Akif’e göre din, sadece ahiret için değildir. Dünyada da dini, İslâm’ı doğru anlayıp doğru yaşayan bir toplumda, çözülemeyecek hiçbir mesele ve üstesinden gelinemeyecek hiçbir iş, aşılamayacak hiçbir engel olmaz.

          O sebeple Akif, bütün ömrünü İslâm’ın iyi öğrenilmesini ve doğru bir şekilde yaşanılmasını savunmakla geçirmiştir. Ama dinini sevdiği kadar milletini de sevmiş ve bu sevgisini de büyük bir gururla her fırsatta dile getirmiştir. Dolayısıyla onun dünya görüşünün, şiirlerinin ve yazılarının muhtevasını zenginleştiren değerler sadece dinî değil, aynı zamanda millîdir; milletin sevinci, acısı, kederi, çilesi ve ıstırabıdır. Edebiyatımızda, şiirlerinde halkın çeşitli dertlerine en fazla yer veren şairlerin başında o vardır. Halkçı ve toplumcudur, halkla âdeta bütünleşmiştir. Ona göre elinden ilk tutulması gereken ve yardıma muhtaç olan halktır. Onun halkçılığı halkı küçük görüp aşağılamayan, halkın değerlerine saygı duyan, onları yüceltmek ve yaşatmak için çalışan bir halkçılıktır. Hayatını hep halkın içinde ve halktan biri olarak yaşamış, halkın her türlü meselesini, onun acılarını ve sıkıntılarını yüreğinde hissetmiş, onun bütün meselelerini bir ayna gibi şiirlerine yansıtmış, halkla birlikte gülmüş, halkla birlikte ağlamıştır. Hiçbir şiirinde kendinden, şahsî sıkıntı ve dertlerinden söz etmemiştir. Onun bütün elem ve kederleri halk içindir, millet içindir. Ona en fazla acı veren olayların başında, halkın ayrışması ve kutuplaşması gelir. Bunun halkı böleceğine, milleti yıkıma sürükleyeceğine inanır. Çünkü ona göre, tefrika (ayrılma, ayrışma, ayrılık) girmeyen bir toplumu topla, tüfekle yıkmak mümkün değildir. Onun tek istediği şey, halkın huzur, sağlık, birlik ve dirlik içinde yaşamasıdır. Türk milletine, onun aziz vatanına ve şanlı bayrağına duyduğu sevgi ve bağlılık ile İslâm imanı ve sevgisi, onun duygu ve düşünce dünyasında ikiz kardeş gibidir. O, Türklükle İslâmiyet’i aynı potada yoğurmuş bir şairdir. Safahat baştanbaşa dinî ve millî unsurlarla doludur ve Akif, elbet dinine bağlı Müslüman bir şair ve kültür adamıdır, ama asla mutaassıp ve bağnaz birisi değildir. Onun inandığı ve savunduğu din, hurafelerden, birtakım yanlış değerlendirmelerden arınmış bir dindir. O, Müslümanlığı Hz. Peygamber zamanındaki uygulanışı, özü, aslı ve saf şekliyle anlar ve ona göre hareket edilmesini ister. Ahlâkının, fikirlerinin, sanatının ve şiirinin temel kaynaklarını başta Kur’an olmak üzere hadis, Allah korkusu ve dinî değerler teşkil eder. Ömrü boyunca dinî değerleri savunmuş, dinin istediği şekilde yaşamış ve dini yüceltmek için çalışmıştır. Ama İslâm’ı daima yüceltecek ve koruyacak olan en kuvvetli varlığın Türk milleti olduğunun da hep bilincinde olmuştur. Dinini sevdiği kadar milletini de sevmiş ve bu sevgisini de büyük bir gururla her fırsatta dile getirmiştir. Dolayısıyla onun dünya görüşünün, şiirlerinin ve yazılarının muhtevasını zenginleştiren değerler sadece dinî değil, aynı zamanda millîdir; milletin sevinci, acısı, kederi, çilesi ve ıstırabıdır. Şiirlerinde Türk milletine, onun aziz vatanına ve şanlı bayrağına duyduğu sevgi ve bağlılıkla İslâm imanı ve sevgisi, onun duygu ve düşünce dünyasında ikiz kardeş gibidir. O, Türklükle İslâmiyet’i aynı potada yoğurmuş bir şairdir. Safahat baştanbaşa dinî ve millî unsurlarla doludur ve Akif, elbet dinine bağlı Müslüman bir şair ve kültür adamıdır, ama asla mutaassıp ve bağnaz değildir. Onun inandığı ve savunduğu din, hurafelerden, birtakım yanlış değerlendirmelerden arınmış bir dindir. O, Müslümanlığı Hz. Peygamber zamanındaki uygulanışı, özü, aslı ve saf şekliyle anlar ve ona göre hareket edilmesini ister. Ahlâkının, fikirlerinin, sanatının ve şiirinin temel kaynaklarını başta Kur’an olmak üzere hadis, Allah korkusu ve dinî değerler teşkil eder. Bu yüzden ömrü boyunca dinî değerleri savunmuş ve ona uygun bir hayat yaşamış ve bu dini yüceltmek için çalışmış, ama İslâm’ı daima yüceltecek ve koruyacak olan en kuvvetli varlığın Türk milleti olduğunun da hep bilincinde olmuştur. Dinini sevdiği kadar milletini de sevmiş ve bu sevgisini de büyük bir gururla her fırsatta dile getirmiştir. Dolayısıyla onun dünya görüşünün, şiirlerinin ve yazılarının muhtevasını zenginleştiren değerler sadece dinî değil, aynı zamanda millîdir; milletin sevinci, acısı, kederi, çilesi ve ıstırabıdır. Türk milletine, onun aziz vatanına ve şanlı bayrağına duyduğu sevgi ve bağlılık ile İslâm imanı ve sevgisi, onun duygu ve düşünce dünyasında ikiz kardeş gibidir. O, Türklükle İslâmiyet’i aynı potada yoğurmuş bir şairdir. Safahat baştanbaşa dinî ve millî unsurlarla dolu bir kitaptır.                      

     Akif’e göre Batı’nın ilim ve tekniği elbet alınmalıdır, ama bu, kendi millî ve manevî değerlerimizi koruyarak yapılmalı, onun deyimiyle bu yoldaki kılavuzumuz “kendi mâhiyyet-i rûhiyye”miz (yani kültürümüz, millî ve dinî değerlerimiz, ruh köklerimiz)  olmalıdır. Çünkü bunlar olmazsa millet olmaz. Modern görüşlerin ve daima ileriye bakan bir din anlayışının sahibi olan Akif’e göre, İslâmiyet insanlık dinidir, hayat dinidir. Bu din insanı her iki dünyada da bahtiyar edecek esaslar getirmiştir. Ancak bunun için dini doğru ve iyi anlamak ve elbet çok çalışmak gerekir. O, dinde tembelliğin, ümitsizliğin ve uyuşukluğun yeri olmadığına inanır. O bilir ve inanır ki, bu din uyuşuk uyuşuk oturmayı değil, çalışmayı emreder. Şiirlerinde en çok kullandığı kelimelerden birisi çalışmaktır. Geri kalışımızın asıl sebebinin “cehalet” olduğunu söyler. Onun en büyük düşmanı, kendi beceriksizliklerini, tembelliklerini din adına uydurdukları birtakım hurafelerin altına saklanarak örtbas etmek isteyenlerdir. Ona göre Kur’an, mezarlıkta okunmak için gönderilmediği gibi, İslâmiyet de bir ölüler dini değildir. Bir şiirinde şöyle der: “Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki, bu din;/Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.” Ama dinin “dipdiri durması” da ilme ve çalışmaya bağlıdır. O, cahilin dininin de pek muteber olamayacağı kanaatindedir. Ona göre dini yükseltecek olan da ilim ve çalışmadır. İnancına ters düşmeyen hiçbir ilmî ve medenî değere karşı değildir. “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” sözleri ona aittir. Ama Kur’an’ı “asrın idrakine” de ancak ilim erbabı söyletebilir. Bu da öyle lafla, “kuru dava ile olmaz, ilim ve çalışma ister.” Akif’in tek gayesi halkın refah, huzur ve güven içinde yaşaması, milletin kalkınması ve yükselmesidir. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalı, İslâm’ın özünü ve temel esaslarını muhafaza etmek, onu yaşamak ve yaşatmak şartıyla her türlü yenileşme ve gelişmeye açık olunmalıdır. Türk gençliğinin sembolü olarak gördüğü Asım’ı, orada ilim, teknik ve sanat adına ne varsa alıp yurda getirmesi için Avrupa’ya göndermesinin sebebi budur.

 

     Dolayısıyla Akif, bazılarının sandığı gibi, medenî değerlere, batılılaşmaya, ilme ve tekniğe karşı olan birisi değildir. Tam aksine, bir medeniyet timsalidir; ilim, teknik, sanat ve çalışma hayranıdır; ileri görüşlüdür, yenilik taraftarıdır, sağlam bir ilim zihniyetine sahiptir. Safahat’ı dikkatlice okuyup anlayanlarla, milletimizin iki asra yakın bir süredir batılılaşma adına yaşadığı olayların sebepleri ve sonuçları üzerinde kafa yoranlar ve düşünenler, Akif’in medeniyet karşısındaki gerçek tavrını elbette görmekte ve bilmektedirler. Eğer medeniyet, insanların huzur ve mutluluğuna imkân verecek bir gelişme ve ilerlemenin göstergesi ise –ki öyledir, Akif bütün ömrünü üstün bir medeniyet savunucusu olarak yaşamıştır. Onun medeniyetin kendisi ile herhangi bir sorunu yoktur. Onun nefret ettiği, kin duyduğu, karşı olduğu ve “tek dişi kalmış canavar” olarak nitelediği medeniyet, masum insanların kanı, malı, canı, gözyaşı ve hakkı üzerinde yükselmiş olan ölüm medeniyetidir; medenî olduklarını söyleyenlerin canavarca, vahşice işledikleri cinayetelerdir. O, Çanakkale’de Mehmetçiğin karşısına “yedi iklim-i cihanı” çıkarıp günlerce kan kusan Batı’ya düşmandır; Türk’ün anayurdunu babalarının malıymış gibi kendi aralarında paylaşmaya kalkan yüzsüz ve maskara zihniyetin mensuplarına, emperyalist emeller besleyen saldırgan Batı’ya karşıdır. Çünkü o, İslâm âleminin yaşadığı bütün felâketlerin arkasında, medeniyet maskesi altında her türlü haksızlığı yapan, cinayetler işleyen Batı medeniyetinin olduğunu görmüş, önemli bir kısmını da bizzat yaşamıştır. Eğer hayatta olsaydı bugün de hâlâ işlenmeye devam eden cinayetlere, milletleri birbirine kırdıran, dünyayı ateş ve barut fıçısı hâline getiren her türlü tutum ve davranışlara, dünyanın şu ya da bu köşesinde masum insanların canına kıyan saldırganlara da elbet karşı olacak, bunlara sebep olanları da lânetleyecekti. Bugün artık medenî olduklarını söyleyenlerin, demokrasi ve insan hakları kavramlarını dillerinden düşürmeyenlerin sergilediği olayları hep beraber görüyor ve yaşıyoruz. Bir batılının, Denis Gordon’un deyişiyle, “İç savaş çıkarıp kardeşi kardeşe düşman ettikten sonra ‘barış meleği’ rolü ile ülkeleri işgal eden düzene emperyalizm denir.” Bu alçak ve aşağılık zihniyetin karşısında olmak mıdır medeniyet düşmanlığı? Bu yapılanlar, bir millete mensubiyet şuuruna sahip, merhametli, vicdanlı, hak ve adâlet duygusu gelişmiş, yüreği insan sevgisi ile dolu olan herkesin karşı çıkması gereken şeylerdir. Eğer medeniyet düşmanlığı bu ise, yalnız Akif değil, saldırgan ve emperyalist Batı’nın medeniyet adına dün de, bugün de sergilediği davranışları tasvip etmeyen, onlara karşı çıkan herkes, hepimiz medeniyet düşmanıyız demektir. Dolayısıyla günümüzde olup bitenler bize Akif’in medeniyet düşmanı olduğunu değil, onun ne kadar kuvvetli bir öngörü sahibi olduğunu ve geçen zamanın onu haklı çıkardığını da gösteren olaylardır.       

           “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter.” diyen Akif sanatı, şiir ve edebiyatı asla bir süs, bir fantezi ve bir eğlence vasıtası olarak görmemiş, sanatkâr görünmek, bu yolda şöhrete ulaşmak gibi bir endişe ve düşüncesi asla olmamış, şiirlerinde şahsî meselelerinden hiç bahsetmemiştir. Ona göre edebiyat, bir milletin manevî gıdasıdır. Sanat, sanat için değil, millet için yapılmalı, sanat ve edebiyat adına ortaya konulan her türlü ürünün ruhu, tamamıyla bize ait olmalı, bizim kültürel değerlerimizden beslenmeli, taklitten uzak durmalı, halkın ahlâken kalkınmasına ve aydınlanmasına hizmet etmeli, edep ve ahlâk dışı her türlü duygu ve düşünceden arınmış olmalıdır. Ona göre bu vasıfları taşımayan bir sanat ve edebiyatın topluma hiçbir faydası olmaz. Zira dedikodunun, kavganın, ayrışmanın, edepsizliğin ve ahlâkî çöküntünün kol gezdiği bir toplumda sanat ve edebiyat bahçesinin iç açıcı, ferahlatıcı ve güzel kokulu çiçekleri asla açmaz, açamaz. O sebeple Akif’in şiiri, basit ve bayağı olan her türlü duygu ve düşünceden arınmış, dürüst, imanlı, karnı tok, mutlu ve huzurlu insanlardan oluşan yepyeni bir toplumun inşasını öngören, sosyal muhtevası zengin bir şiirdir. Abide eseri Safahat, sadece değerli bir edebiyat eseri olduğu için değil, kendi döneminin meselelerini yalnız dile getirmekle yetinmeyip onların çözüm yollarını da gösteren, ufuk açan sosyal muhtevası ile de çok önemli bir kitaptır. Günümüzde baskısı en çok yapılan ve çok okunan kitapların başında gelmesinin sebebi de budur

                                                                   ***   

        Sonuç olarak, İmparatorluğumuzun hızla çöküşü karşısında yeni birtakım kurtuluş çareleri arayan II. Meşrutiyet devri aydınlarından birisi olarak Akif’in yüklendiği Misyonu ve onun Tanzimat’tan sonra yaşadığımız Batılılaşma maceramız içindeki yerini, dinî, millî ve manevî değerlerimizi koruyarak Batı’nın ilim ve tekniğini hızla memleketimize aktarmak şeklinde özetlemek mümkündür. O, katıksız bir Müslüman, kendini milletine adamış büyük bir cemiyet ve büyük bir dava adamıdır. Gerek olgun şahsiyeti ve gerekse fikirlerindeki samimiyet ile edebiyat tarihimizde müstesna bir yerin sahibidir. Bütün şiirlerinde sosyal yaralarımızı, milletin dertlerini, halkın çok çeşitli meselelerini ele almış usta bir şairdir.  Bunun içindir ki milletimiz onu imanlı, kültürlü ve dürüst bir aydın olarak çok sevmiş, saymış ve bağrına basmıştır. Ama ne yazık ki, Safahat’ı okuyup anlayacak nesiller yetiştiremedik.  Çocuklarımız ve gençlerimiz onu daha çok İstiklal Marşı’nın güftesini yazan bir şair olarak tanımaktadırlar. Çünkü onlara marşın tamamını doğru bir şekilde okumalarını ve anlamını kavramalarını değil, yalnız ilk iki kıtasını bayrak törenlerinde ve özel günlerde sıradan bir şiir ve bir şarkı gibi ezbere okuyup seslendirmelerini öğrettik. Akif’i de herhangi bir şairmiş gibi tanıtıp geçtik. Onun milletimiz, tarihimiz, sanat ve edebiyatımız için dün olduğu kadar bugün de büyük bir değer ifade eden duygu ve düşünceleri üzerinde hiç durmadık. Eğitimimizin çok önemli ve büyük bir eksikliği de budur. Zira Akif, bizim için yalnız ölüm ve doğum yıldönümlerinde hatırlanıp sonra tekrar unutulacak insanlardan biri değildir. O, hayatımızın her anında kendisine yeniden dönerek şifalı sularından kana kana içmemiz gereken duru, zengin ve faydalı bir kaynaktır. Milletimizin ve halkımızın bugünü ve geleceği için iyilikler ve güzellikler düşünen, faydalı işler görmek isteyen iyi niyetli herkesin bu kaynaktan alacağı çok ders vardır. Safahatı anlayarak okuyanlar, Akif’in millî hayatımızın çeşitli meseleleri üzerinde büyük bir dikkat ve titizlikle nasıl durduğunu, bunlara çok doğru ve isabetli teşhisler koyup çözüm yolları gösterdiğini hayretle göreceklerdir. Onun fikirlerine ve düşüncelerine bugün de çok ihtiyacımız vardır. 12 Aralık 1873 tarihinde doğmuş ve 27 Aralık 1936 tarihinde aramızdan ayrılmış olan bu büyük dava ve gönül adamını, millet aşığını, bu samimi dindarı, bu iman ve karakter abidesini,  doğumunun 147, ölümünün 84. yıldönümünde minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELERYAHYA KEMÂL VE TÜRKÇEATATÜRK VE TÜRKÇEDİN VE TOPLUM İLİŞKİSİ ÜSTÜNEÖNCE ŞİİR VARDIİNSAN GÖNLÜNDEN İBARETTİRKÜLTÜR, DİL VE EĞİTİM-ÖĞRETİMDİL, DİLLER VE DİLİMİZ      OKUMAK VE YAZMAK ÜSTÜNESEVGİ, HOŞGÖRÜ VE DOSTLUK Yazarın Tüm Yazıları
Yazarlar
Osman KARA
BİR ÖLÜMÜN ARDINDAN
Osman KARA
Atilla ÇİLİNGİR
TARİHİMİZE NOT DÜŞEN GERÇEKLER… (Zaman Asla Kaybolmaz)
Atilla ÇİLİNGİR
Mustafa GENÇ
KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN BAZI NEDENLERİ
Mustafa GENÇ
M. Halistin KUKUL
HER ŞEY SEVMEKLE BAŞLAR
M Halistin KUKUL
Mustafa ÖZDEMİR
SEMERKANT
Mustafa ÖZDEMİR
Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI
SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Prof Dr Mustafa ÖZBALCI
Nevval SEVİNDİ
ACILI KISA TARİH
Nevval SEVİNDİ
Vedat ÇINAROĞLU
TÜRKLÜK NAMUSUMUZDUR
Vedat ÇINAROĞLU
Adem ERTÜRK
Etme bulma dünyası ya hani, edenler ne zaman buluyordu
Adem ERTÜRK
Embiya SANCAK
ÜÇ AYDIR YAZAMIYORDUM
Embiya SANCAK
Prof. Dr. İsrafil BALCI
İftira ve İtibar Suikastçılığı
Prof Dr İsrafil BALCI
Dr. İbrahim YILDIRIM
Fethin simgesi Ayasofya
Dr İbrahim YILDIRIM
Yılmaz HOCAOĞLU
BİRAZ ORDAN BİRAZ BURDAN 2
Yılmaz HOCAOĞLU
Turgay SÖZEN
Pandemi Devam ediyor, Tedbir ve Kurallara Dikkat...
Turgay SÖZEN
Sacit ACAR
ORTAYA KARIŞIK
Sacit ACAR
Saffet Atik
Samsun’un Liman ve Demiryolu Sorunları (2)
Saffet Atik
Burak GÜLEÇ
Lider diyeceksiniz
Burak GÜLEÇ
Enis ERSOY
İmamoğlu’nun Kanal İstanbul stratejisi
Enis ERSOY
Türker GÖKSEL
Mithatpaşa Lisesi ve Sekizinci Kitap
Türker GÖKSEL
Mustafa KESKİN
Yerli Arabamızı Anlayabildik mi
Mustafa KESKİN
Ahmet HAYVALI
TEK DÜZEN HESAP PLANI
Ahmet HAYVALI
Dr. Işık ÖZKEFELİ
NİYETLER ALENİYET KAZANIRKEN
Dr Işık ÖZKEFELİ
Prof. Dr. Yücel TANYERİ
Açıkhava AVM
Prof Dr Yücel TANYERİ
Prof. Dr. Ahmet Nizamettin AKTAY
Gagavuzya İzlenimleri
Prof Dr Ahmet Nizamettin AKTAY
Hüseyin ÖZBAY
OSMAN TÜRKAY
Hüseyin ÖZBAY
Mehmet Ali BAYAR
PROF.DR.MÜMTAZ SOYSAL'IN ARDINDAN...
Mehmet Ali BAYAR
Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU
SEVDİKLERİMİZ ÜZERİNDEN EMPATİ YAPARAK DÜNYAYI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Prof Dr İbrahim TELLİOĞLU
Hilmi EKER
PİLOT İLÇE LADİK
Hilmi EKER
Murat İLHAN
PİCASSO...
Murat İLHAN
Nami Cem İYİGÜN
ASKERİ HAREKÂT
Nami Cem İYİGÜN
Mustafa ENGİN
TARIM MI, ENERJİ Mİ!?
Mustafa ENGİN
Tufan AKCAGÖZ
SİZ SİZ OLUN
Tufan AKCAGÖZ
Necmi HATİPOĞLU
EKONOMİK KRİZ Mİ, O DA NE?
Necmi HATİPOĞLU
Hülya Korkut ÖZAK
Öyleyse sen Türk değilsin...
Hülya Korkut ÖZAK
Prof. Dr. Erdal AĞAR
YABANCI DİLLE EĞİTİM
Prof Dr Erdal AĞAR
Nuray YILMAZ
HIYAR… TUZ… TUZLUK
Nuray YILMAZ
Dr. Faruk TAN
İNSAN
Dr Faruk TAN
İshak MEMİŞOĞLU
OTOPARKIMI İSTİYORUM
İshak MEMİŞOĞLU