YAZARLAR

DİĞER YAZILARI

Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI

MEHMET ÂKİF İNAN

      Yeni dönem edebiyatımızda “yedi güzel adam” dan biri olarak tanınan şair, yazar, gazeteci, eğitimci ve sendikacı Mehmet Akif İnan 6 Ocak 2000 tarihinde ilahî rahmete kavuşmuştu. Bugün onun 21. ölüm yıldönümüdür. l940 yılında Urfa’da dünyaya gelmiş, yine orada toprağa verilmişti. Şimdi o acılı günleri içim yanarak yeniden yaşıyorum. Önce geçirdiği rahatsızlık sebebiyle memleketine, baba evine götürüldüğünü yazmıştı gazeteler. İçim burkulmuş, kırk yılın olayları bir film şeridi gibi geçmişti gözlerimin önünden. Meğer korkunç bir hastalığın pençesine düşmüştü sevgili Akif. İyileşmesi için dualar etmiş, kurtulmasını büyük umutlarla beklemiş durmuştum. Ama ne yazık ki endişe ve tedirginlik dolu bekleyişim ancak bir hafta kadar sürmüş, onu kaybetmiştik. Mevsim kıştı ve aramızda mesafeler vardı. Cenazesinde bile bulunamamıştım. O gün olduğu gibi bugün de, elimden ona rahmet dilemekten ve dualar göndermekten başka bir şey gelmiyor. Ruhu şâd, mekânı Cennet olsun.

                Sanki içine doğmuş gibi bir şiirinde:

Günleri bir secde hızıyla geçip
Erişsem mahşere bir iftar gibi      

diyordu. Allah dileğini kabul etti ve onu bir ramazan gününün ilk ışıkları ile birlikte yanına aldı. Zaten ölüme hep hazırdı sevgili Akif. Onun tıpkı bir derviş gibi kendisini bu dünyada hep gurbette hissettiğini ve yukarıdaki mısralarda da görüldüğü gibi, “Günleri bir secde hızıyla geçerek” bir an önce mahşere erişmek istediğini söylemek bile mümkündür (Hicret, s. 45.). İnanmış ruhu huzur ve sükun arıyor, dünyayı kardeş bilenlerin türküsünü söylüyor, gökleri insanın ortak tarlası olarak niteliyordu (Hicret, s. 10). Yüreğinin hep insandan arınmış sessiz ve tenha bir tabiat köşesinde yalnız kuşlar ve böceklerle baş başa yaşayacağı bir hayatın özlemi ile dolu olmasının sebebi de bu olsa gerektir.            

Bitirip şu kuru kara ekmeği
Göç etsem diyorum yar ellerine

mısraları (Hicret, s. 11), onun, “yar elleri” olarak nitelediği ebedî âlemi bu dünyadan daha çok sevdiğinin açık bir ifadesidir. O yüzden “Bir gün toprağın altına yürümek” ve “aklın işkencesinden kurtulmak” istiyordu (Tenha Sözler, s. 22). Akif için ölüm bir kurtarıcı idi. Ölümü bir büyük hasretle bekler gibiydi. Gelecek ve onu bu dünyanın çilesinden, aklının işkencesinden kurtaracaktı. Ona göre ölüm, “karlı dağlara yaslanan gövdenin sonsuz bir uykuya kavuşmasın”dan başka bir şey değildi. (Hicret, s. 13). Öte yandan, “Büyük rüyalarla geçmiş bir ömrün”  ölümüne de yanmamak gerekirdi. (Tenha Sözler, s. 48). Çünkü böyle kimseler için ölüm her şeyin bitişi demek değildi. Tam tersine, onların mezarından destanlar yayılırdı etrafa (Tenha Sözler. s. 45).

Umarım onun ömrü de büyük rüyalarla dolu dolu geçmiştir ve şimdi Urfa’nın dağlarına yaslanmış mezarından etrafa destanlar yayılıyordur.   

*

Akif’le 1960’lı yılların başında üniversite sıralarında başlayan dostluğumuz ve yakın arkadaşlığımız ölünceye kadar sürdü. Çok değişik işlerde çalışarak okuduğu için mezuniyeti bizden üç beş yıl sonra olmakla beraber, dört yıl boyunca DTCF Türkoloji Bölümü koridorlarında acı-tatlı birçok hatırayı paylaşmıştık. Mezuniyetten sonra ben Anadolu’da muhtelif illerde ve görevlerde çalıştım. Sanırım o, Uşak’taki kısa süren öğretmenliği dışında eğitimci, şâir, yazar ve sendikacı olarak Ankara’dan pek ayrılmadı. O yüzden, mektuplaşma ve tebrikleşmeler dışında sadece yazları Ankara’da buluşup görüşmemiz mümkün olurdu. Vefalı insandı, dost insandı Akif. Gönül adamı idi. Dostlarını arar, onları hiç ihmal etmezdi. Her çıkan kitabını “Canım kardeşim, sevgili Mustafa Özbalcı’ya” veya “Kadim dostum, kardeşim sevgili Mustafa Özbalcı’ya” şeklinde çok sıcak ve içtenlik dolu ifadelerle imzalayıp gönderirdi bana. Kendisi ile en son l998 Ağustos’unda birlikte olmuştuk. Yaz tatili vesilesi ile Ankara’da bulunuyordum. Bir cuma günü idi. Müşterek dostumuz sevgili Ramazan Kaplan (Prof. Dr.)ile birlikte Sıhhiye köprüsünün altında cuma namazını kıldıktan sonra Âkif’in o zamanlar başkanlığını yaptığı Öğretmenler Birliği’nin yine Sıhhiye’de bulunan bürosunda gündemi sürekli değişen uzun bir sohbet gerçekleştirmiştik. Tok ve derinden gelen bir sesle ağır ağır konuşurdu rahmetli. Urfa şivesinin o kendine has bütün özelliklerini yansıtırdı konuşurken. Gerçekten güzel ve esprili konuşurdu. İyi bir hatip sayılabilirdi. O gün, sanat, edebiyat ve kültür meselelerinden, siyaset ve memleket meselelerine varıncaya kadar hemen her konuda onu zevkle dinlemek bir defa daha mümkün olmuştu. Ama ne yazık ki, bu onunla yüz yüze son görüşmemiz oldu. Bundan sonra onu, o korkunç hastalığa müptela oluncaya kadar yalnız gazetelerde ve ekranlarda görebildim. Hakşinas, yapıcı ve öncü bir sendikacı olarak kürsülere çıkıp konuşuyor, panellere ve açıkoturumlara katılıyor, beyanatlar veriyor, öğretmen ve memurun hakkını büyük bir içtenlikle ve heyecanla savunuyordu. Doğrusu, rahmetli dostumun  bu yoldaki gayretlerini de onur ve gurur duyarak izliyordum. 

1961 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra Ankara siyasî ve sosyal hareketler bakımından yeni bir takım oluşumların sancısını çekiyordu. Sanat, edebiyat ve kültür faaliyetleri de son derece canlı idi. Benim gibi Anadolu’nun muhtelif köşelerinden Ankara’ya üniversite öğrenimi için gelmiş gençler bilip öğrenmeye karşı olan büyük susuzluklarını bir an önce gidermek ve en önemlisi başkentin sokaklarında kaybolup gitmemek için o konferanstan bu panele, filan açıkoturumdan falan şiir ve sanat toplantısına koşuyorlardı. Çok çeşitli görüşlerin ve fikir akımlarının kendisine bir yer bulmak için kıyasıya mücadele ettiği bu ortamda elbet bizim ruh ve fikir dünyamız da tabir yerinde ise yeni baştan inşa oluyordu. Yıldızı yeni yeni parlayan ama sonradan pek çoğu ünlüler arasına girecek olan pek çok siyaset ve ilim adamı ile şâir ve yazarla ilk tanıştığımız günlerdi o günler. Bir büyük açlığı gidermek istercesine okuyor ve dinliyorduk onları. Mehmet Âkif’le aynı sınıfta bir araya gelmiş ve tanışmıştık. Yavaş yavaş ilgi duyduğumuz siyaset adamları, şâir ve yazarlar konusunda da bir görüş birliği içinde bulunduğumuzu kısa zamanda anladık. Küçük grubumuz gerek sınıfımızdan ve fakültemizin diğer bölümlerinden ve gerekse başka fakültelerden katılan arkadaşlarla büyüdükçe büyüdü. Onların bir kısmı şimdi dünyamızda değil; Akif gibi rahmetli oldular. Siyaset, ilim, fikir ve sanat alanında çok önemli başarılara imza atan bir kısım arkadaşımızla ise gönül beraberliğimiz bugün de devam ediyor. Allah ömürlerini ziyâde etsin.                

Akif 1964 yılında Türk Ocakları Merkez Müdürü olunca onun organize  ettiği oradaki kültür ve sanat faaliyetlerine daha fazla katılmaya başladık. Akif bu vesile ile gerek siyaset, gerekse sanat ve kültür dünyasından pek çok kimse ile tanışmış, dostluklar kurmuştu. Geniş bir çevresi vardı. Ocağa gidip geldikçe bir kısmı ile biz de tanışırdık. Mesela benim Necip Fazıl’ın şahsı ve şiiri ile ilk ve yakından tanışmam da böyle oldu. Arif Nihat Asya gibi daha nice şâir, yazar, düşünce ve siyaset adamını da Ocağın çok canlı ve hareketli kültür ortamında aynı günlerde tanımak fırsatı buldum. Âkif’in daha o zamanlar Necip Fazıl’ a karşı duyduğu büyük sevgi ve hayranlık ise yıllar içinde büyüyerek devam edecek, giderek bu iki gönül adamı arasında sarsılmaz bir dostluk ve arkadaşlık gelişecektir. Yazılıp söylenildiği gibi, Necip Fazıl’ın ölümünden önceki yıllarda Ankara’ya her gelişinde sadece Akif’in evinde kalmayı tercih edişinin arkasında, işte o şiir ve sanat dolu güzel günlerde başlayan yakınlaşmanın izleri vardır. Zaten Akif ömrü boyunca Büyük Doğu çizgisinden pek ayrılmamıştır.      

       Akif İslam kültürü ile çağdaş kültürü birlikte özümsemiş bir düşünce adamı idi. Gönül ehli idi, edepli, kibar ve zarif bir insandı. Mert ve dürüsttü. Güler yüzlü idi. Öfkesinde bile bir içtenlik, bir zarafet vardı. Dostluğu gönülden, sevgisi candandı. İlkeli ve kararlı bir ideal adamıydı. Yeri ve zamanı gelince kendi görüşlerini ısrarla savunurdu, ama bu onun başkalarının görüşlerine saygı göstermesine bir engel teşkil etmezdi. Farklı görüş ve düşüncelere de açık bir insandı. Tam bir vefa örneği idi. Başkalarına verirken son derece cömertti. Ama sıra kendisine gelince, iş değişir, öne çıkmayı, kendisine yontmayı bilmez ve sevmezdi. Onurunu ve şerefini korumak anlamında gururuna düşkündü. Vatanseverliği, insanî değerlere bağlılığı tartışılmaz boyutta idi. Tıpkı büyük adaşı Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936) gibi o da tam bir ahlâk ve fazilet âbidesi idi. Bütün bunların ötesinde Âkif, elbet poetik bir mizaca sahipti, bir sanat ve edebiyat adamıydı. Millî ve manevî değerlerimizle zenginleşen bir dünyası vardı. Sanatını da bu değerlere adamıştı. Dilimiz, tarihimiz, bütün kültür varlıklarımız karşısındaki vefasızlığımız, vurdumduymaz tavırlarımız içini titretirdi. Bizim dünyamıza yabancılaşmış, tarihî ve kültürel köklerinden kopmuş, taklitçi ve kozmopolit insanlarımızın varlığından son derece rahatsızlık duyardı. Siyaset ve bürokraside de büyük işler başaracak güçte idi. Mizaç itibariyle buna yatkındı, birikimleri vardı ve geniş bir çevreye sahipti. Ama sanırım kendisini reklam etmeyi beceremediği veya birilerinin gelip elinden tutmasını beklediği için olsa gerek, bu yönüyle pek tanınamadı. Yedi Güzel Adam’ın diğer önemli bir ismi olan değerli hikâyecimiz Rasim Özdenören (ömrü uzun olsun), Akif’in ölümü sonrasında Yeni Şafak’taki köşesinde Akif’in kendisine zaman zaman, “Rasimciğim, çorak toprakta akıp gidiyoruz.” dediğini yazmıştı. Bana göre Akif’i bundan daha iyi tanımlayan başka bir ifade zor bulunur. Gerçekten de Akif, ne iki kitapta topladığı elli civarındaki şiirleri ve bir iki deneme kitabı ile edebiyat ve sanat alanında, ne de başka sahalarda gerçek güç ve yeteneklerini hakkıyla sergileyebilmiş değildir. Elbet bununla, onun yazdıklarının ve yaptıklarının zayıf ve yetersiz olduğunu değil, çok daha verimli ve üretken olabilecek yetenek, güç ve potansiyele sahipken bunu gösterme imkânı bulamamış olmasına hayıflandığımı belirtmek istiyorum. Yoksa Akif’in, savunduğu şiir ve sanat anlayışının teorisini yapan deneme  nitelikteki yazıları ile  iki kitabında topladığı elli civarındaki şiirleri, bütün zamanların sesi ve soluğu olabilecek değerde seçkin sanat ürünleri olduğu gibi, bir sendikacı olarak yürüttüğü onurlu  mücadele, çığırtkanlığa, istismar ve fırsatçılığa  imkân tanımayan, gerçek anlamda bir hak ve hukuk savunuculuğu yapan sendikacılık anlayışı da unutulmayacak ve daima takdirle anılacaktır   

Yazı hayatı ilk gençlik yıllarında Urfa’da mahallî gazetelere yazarak başlamış olan Akif, ömrünün önemli bir bölümünde hep basın-yayın hayatının içinde oldu. 1961-64 yılları arasında Hilâl Dergisini ve yayınlarını yönetti. 1969’da Edebiyat, l976’da Mavera adlı aylık sanat, edebiyat ve fikir dergilerinin kurucu ve yazar kadroları içinde yer aldı. 1977’den sonra bir ara Yeni Devir ve Millî Gazete’de fikir ve sanat konulu günlük yazılar kaleme aldı, özellikle edebiyat ve medeniyet ilişkisi üzerinde durdu, bu kavramları besleyen çeşitli kültür unsurları ile ilgili görüş ve düşüncelerini bir şâir duyarlığı ile yazdı ve elbet şâir olarak l970’li yılların Türk şiirinde mistik bir havası olan, geleneksel şiirimizden sesler getiren, mısra yapısı sağlam şiirleriyle yerli ve millî kültürümüzden beslenen yeni bir İslâmcı edebiyatın kurucu ve öncü şâirlerinden birisi olmayı da başardı.

Âkif’in dinî motifler ve tasavvufî renklerle zenginleşen, eski şiirimizi şekil ve bir ölçüde muhteva ve dayandığı temel değerler bakımından günümüze taşıyan, geleneksel olanla çağdaş olanı kaynaştıran bir çizgide duran şiirleri, mecaz ve sembol örgüleri, dil ve söyleyişleri yönünden tamamıyla yenidir ve kendi devrinin şiir anlayış ve duyarlıklarına yaslanmış şiirlerdir. O bunu, eski şiiri aynen tekrar etmek yerine, onu günümüz şiiri ile uzlaştırarak, halk ve divan şiirinin muhteva zenginliğinden faydalanmak için her iki şiirin dayandığı kültür ve medeniyet değerleri ile yeni ve çağdaş bağlar kurarak yapmıştır. Kelimelerin dilinden çok iyi anlayan Akif, onlarla yeni dünyalar yaratmayı, yine çok iyi kavradığı divan şiirinden süzülüp gelen şiir geleneğimizden yeni ve çağdaş şiirler devşirmeyi ustalıkla başarmıştır. O, eski şiirimizi, genel olarak beyit birimi ve duraksız on birli hece ölçüsü ile, fakat yeni bir anlayışla yorumlamış ve devrine taşımıştır. Bir duygu işi olan şiirin, kalbin derinliklerinden süzülüp gelen az bulunur bir cevher  olduğunu çok iyi bildiği için, şiirde köksüzlüğe, gelip geçici eğilim ve yönelişlere, moda akımlara, basitliğe ve bayağılığa hiç tahammül gösteremediği gibi, şiiri ve sanatıyla bir ideolojinin hizmetinde olmayı, güdümlü şiirler yazmayı da içine sindirememiştir. Şiiri hep yükseklerde, yüce ve kutsal değerler katında tutmuş, her zaman ve mekânda varlığı derinden hissedilen ebedî değerlerin peşinde koşmuştur. Aşkı ve ölümü, derin ve ilahî boyutlarıyla daima öne çıkarmasının, şiiri için sağlam ve köklü dayanaklar bulmak kaygısı ile geleneksel olanda ısrar etmesinin sebebi de bu olmak gerekir. Şiirde âhengi, ritmi de asla ihmal etmemiştir. Zira gerçek şiirin ancak ses ve musiki kudretiyle ortaya çıkabileceğinin farkında olan usta bir şâirdir.     

     Değerli arkadaşımı ölümünün 21. yılında bir kere daha rahmetle anıyorum.

SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELERYAHYA KEMÂL VE TÜRKÇEATATÜRK VE TÜRKÇEDİN VE TOPLUM İLİŞKİSİ ÜSTÜNEÖNCE ŞİİR VARDIİNSAN GÖNLÜNDEN İBARETTİRKÜLTÜR, DİL VE EĞİTİM-ÖĞRETİMDİL, DİLLER VE DİLİMİZ      OKUMAK VE YAZMAK ÜSTÜNESEVGİ, HOŞGÖRÜ VE DOSTLUK Yazarın Tüm Yazıları
Yazarlar
Osman KARA
“O” OLMASAYDI?
Osman KARA
M. Halistin KUKUL
GİRDAP/ASKERÎ OKULLARDA KATLİAM
M Halistin KUKUL
Mustafa GENÇ
İKTİDAR- MUHALEFET DİYALOĞU
Mustafa GENÇ
Atilla ÇİLİNGİR
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
Atilla ÇİLİNGİR
Mustafa ÖZDEMİR
SEMERKANT
Mustafa ÖZDEMİR
Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI
SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Prof Dr Mustafa ÖZBALCI
Nevval SEVİNDİ
ACILI KISA TARİH
Nevval SEVİNDİ
Vedat ÇINAROĞLU
TÜRKLÜK NAMUSUMUZDUR
Vedat ÇINAROĞLU
Adem ERTÜRK
Etme bulma dünyası ya hani, edenler ne zaman buluyordu
Adem ERTÜRK
Embiya SANCAK
ÜÇ AYDIR YAZAMIYORDUM
Embiya SANCAK
Prof. Dr. İsrafil BALCI
İftira ve İtibar Suikastçılığı
Prof Dr İsrafil BALCI
Dr. İbrahim YILDIRIM
Fethin simgesi Ayasofya
Dr İbrahim YILDIRIM
Yılmaz HOCAOĞLU
BİRAZ ORDAN BİRAZ BURDAN 2
Yılmaz HOCAOĞLU
Turgay SÖZEN
Pandemi Devam ediyor, Tedbir ve Kurallara Dikkat...
Turgay SÖZEN
Sacit ACAR
ORTAYA KARIŞIK
Sacit ACAR
Saffet Atik
Samsun’un Liman ve Demiryolu Sorunları (2)
Saffet Atik
Burak GÜLEÇ
Lider diyeceksiniz
Burak GÜLEÇ
Enis ERSOY
İmamoğlu’nun Kanal İstanbul stratejisi
Enis ERSOY
Türker GÖKSEL
Mithatpaşa Lisesi ve Sekizinci Kitap
Türker GÖKSEL
Mustafa KESKİN
Yerli Arabamızı Anlayabildik mi
Mustafa KESKİN
Ahmet HAYVALI
TEK DÜZEN HESAP PLANI
Ahmet HAYVALI
Dr. Işık ÖZKEFELİ
NİYETLER ALENİYET KAZANIRKEN
Dr Işık ÖZKEFELİ
Prof. Dr. Yücel TANYERİ
Açıkhava AVM
Prof Dr Yücel TANYERİ
Prof. Dr. Ahmet Nizamettin AKTAY
Gagavuzya İzlenimleri
Prof Dr Ahmet Nizamettin AKTAY
Hüseyin ÖZBAY
OSMAN TÜRKAY
Hüseyin ÖZBAY
Mehmet Ali BAYAR
PROF.DR.MÜMTAZ SOYSAL'IN ARDINDAN...
Mehmet Ali BAYAR
Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU
SEVDİKLERİMİZ ÜZERİNDEN EMPATİ YAPARAK DÜNYAYI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Prof Dr İbrahim TELLİOĞLU
Hilmi EKER
PİLOT İLÇE LADİK
Hilmi EKER
Murat İLHAN
PİCASSO...
Murat İLHAN
Nami Cem İYİGÜN
ASKERİ HAREKÂT
Nami Cem İYİGÜN
Mustafa ENGİN
TARIM MI, ENERJİ Mİ!?
Mustafa ENGİN
Tufan AKCAGÖZ
SİZ SİZ OLUN
Tufan AKCAGÖZ
Necmi HATİPOĞLU
EKONOMİK KRİZ Mİ, O DA NE?
Necmi HATİPOĞLU
Hülya Korkut ÖZAK
Öyleyse sen Türk değilsin...
Hülya Korkut ÖZAK
Prof. Dr. Erdal AĞAR
YABANCI DİLLE EĞİTİM
Prof Dr Erdal AĞAR
Nuray YILMAZ
HIYAR… TUZ… TUZLUK
Nuray YILMAZ
Dr. Faruk TAN
İNSAN
Dr Faruk TAN
İshak MEMİŞOĞLU
OTOPARKIMI İSTİYORUM
İshak MEMİŞOĞLU