YAZARLAR

DİĞER YAZILARI

M. Halistin KUKUL

KÜLTÜR DEĞİŞMESİ DEDİKLERİ...

     Senelerdir konuşulur, okunur ve  yazılır!..Senelerdir, yerli ve yabancı sosyologların ve kültür adamlarının ileri sürdüğü kültür târîfleri tartışılır.  Şüphesiz ki, çok daha tartışılıp, müzâkere edilecektir.

    Tabiî olan da, budur!..

    Bunca kültür târifinin ardından; “kültür değişmesi” ve “kültür bozulması” tâbirleri de, üzerinde en çok durulan iki husustur.

      Kültürün birebir muhatabı, şüphesiz ki, ahlâktır. Geniş mânasıyla ‘millî an’ane’dir. Ahlâkî bozulma ise; işâretini dil ile verir ve kendini ortaya koyar. Günlük konuşmada, hitâbette, şiirde, romanda, denemede yâni her çeşit edebî eserde ve bunlara bağlı olarak mûsıkîde kendini gösterir.

      Bizde/Türkiye’de, şu anda, geniş çaplı bir ‘kültür değişmesi’ var mıdır, varsa nasıldır?

      Şüphesiz ki, bunu tespit için, iyi bir gözlemci olmaya da gerek yoktur. Yıllar yılı, yaşadığımız cemiyetin huylarının nereden nereye geldiğini tek tek saymamız hiç de zor değildir ve muhakkaktır ki, geniş muhtevâlı düşünebilmek de mümkündür.  Çünkü; bu hâdiseleri her an müşâhededeyiz ve işin özüne inebilmemiz gayet tabiîdir.

      Meselâ; “millî yas” ve “dînî-millî sevinç/gurur/şahlanış” günlerimiz vardı. Sizce, şu anda, bunlar -yeterince- var mıdır? Topyekûn vicdânî tatmin mevcut mudur? “Sevinçte ve tasada” diye başlanılan sözlerdeki samimiyet derecesi hangi mertebededir?

      Meselâ; bir depremden, bir sel felâketinden, bir yangın âfetinden, salgın hastalıktan, hortumdan, çığ, heyelan veya otobüs kazalarındaki vefâtlardan sonra, radyolarımız, televizyonlarımız müzik ve eğlence yayınlarını durdurur veya hafifletirdi; belde sâkinleriyle birlikte aynı hisler terennüm edilirdi.

       Şimdilerde var mı böyle -yaygın- bir tavır?

      Halk ozanları, bunlar için destanlar yazardı ve ağıtları dilden dile, gönülden gönüle nakşedilirdi. Şimdilerde var mı böyle destancı ozanlar? Acaba, hislerdeki bu ‘körelme’ neye işârettir?

     Önce, şunu ifade edeyim: Türk millî kültürünü, yatık bir çizgi olarak düşünelim. Bu çizgi, başlangıçtan/doğuştan/fıtrattan gelen değerlerimizi göstersin. Merhamet, yardımseverlik, gözüpeklik, cesâret, hoşgörü, nezâket, misafirperverlik, vatan-millet ve bayrak sevgisi, mahlûkata saygı...bu hasletlerinin başında gelir.

     Bu; temel/öz/ana ‘millî mizaç’tır. Her milletteki bu mizaç, insan olmanın ötesinde, ‘millî hisler, idrâkler ve tavırlar yekûnu’dur.

     Elbette ki, zaman içersinde, bunlara; ‘değişik coğrafyalarda yaşamak, değişik iklimlerle ve kültür dâireleriyle muhatap oluşlar’ eklenir. Bu çizgiden şaşmalar, çıkmalar veya katılmalar olabilir. Fakat, esas olan bu çizgidir. Kök budur, öz budur, maya budur, kimyâ budur!..

      Bu Türk millî kültür çizgisi; ifade ettiğimiz son üç hususla irtibatlandırılınca, çizginin etrafında, müspet ve menfî kültür unsurları işe karışır. Karışabilir değil, mutlaka karışır. Bu durumda; menfîlik taşıyan unsurlar, zedelemeye, bozmaya ve zamanla da tahribata yol açar. Bu ise; millî kültür koruyucuları tarafından hassas bir şekilde tâkîp edilmelidir.

      Çok şükür, bugün, bu Türk millî kültür ana çizgisi, eski kuvvetinde olmasa bile devam etmektedir.

      Elbette, bilinmektedir ki, Yüce ve Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm, insanlığa, bu hususta da nasihat etmekte ve bir âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır:

      “Bir kavim/cemiyet/toplum/millet kendini bozmadıkça, Allah, onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11)

     Demek ki, bozulma, kendinde başlar. “Millet kendini bozmadıkça”, esas olandır. O hâlde; milleti meydana getiren insan unsurunun bozulmaması için gereken tedbirlerin fert fert alınması zarûrîdir.

    Bunu yapacak olan da , “kişinin kendisi” ve Devlet’tir.

    O hâlde, bu hususu, idrâkimiz nispetinde biraz daha açalım:

     Allah ü teâlâ, bize/insana -dikkat buyurulsun insan’a yâni Türk’e, Rus’a, Japon’a, Alman’a, Rum’a, Ermeni’ye, Çinli’ye v.s.ye değil-  his, akıl, zekâ, idrâk, muhakeme gücü...vermiş ve onca âyetle de bunları “kullanmayı” tavsiye etmiştir.

     Yalana tevessül etme, kötülüklerden sakın; iyilikleri tavsiye et, ilimle meşgûl ol veya ilim peşinde yürü diye buyurmuştur.

        Milleti/cemiyeti/kavmi/toplumu meydana getiren ‘kişilerin müşterek vasfı’ ne ise, ‘değişme’ veya ‘bozulma’ , o derecede/merhalede/seviyede olur.

      Bizde bir ‘alışılmışlık’ var: Dâima başkası kusurludur. Kendimde bir şey yok. Ben, pür ü pak’ım!. Tabiî ki; Devlet olarak da aynı mantık yürümekte/yürütülmektedir. Bende hiçbir kusur yok. Kusurlu, hep başkalarıdır.

      Yûnus Emre’miz de, bundan ilhâmla şöyle seslenir: “İlm okumakdan gerek kendüzini bilmekdür/Kündüzüni bilmezsen bir hayvandan betersin”.

     Kişi, önce, kendini bilmelidir; kendini bilme çârelerini aramalıdır.

     İstenen nedir? Elbette ki, duâ!..Fakat nasıl? Bütün mes’ele de burada!..

     Peki öyleyse, biz, kendimize âit ‘bozulma/bozmama çâreleri’ni yeterince aradık/araştırdık, tedbirini aldık mı ki, kusuru, her defasında,  “Şu Avrupalılar, şu Amerikalılar,  şu Ruslar...vesaire, bize şöyle yaptı, böyle yaptı” diye başkalarında/başka yerlerde arıyor, şikâyetçi olup feverân ediyoruz?

       Yukarıda söylediğim gibi, Allah ü teâlâ, ‘insana’ hitap ediyor. Amerikalı’ya, Türk’e, Alman’a, Yunan’a...değil!..

     Erciyes Dergisi’nin Ekim 2012 tarihli sayısının 6-17. Sayfalarından yayınlanan “Türk Dili’nin ve Türk  Kültürü’nün Kimyasına Dâir” başlıklı geniş muhtevalı makalemin bir yerinde, Trabzon’da, Devlet mensuplarının da katılımıyla açılışından sonra şöyle demişim:

       “Peki; Sümelâ’nın açılışından sonra, T(ı)rabzon sokaklarında, sırtında “Pontus” yazılı tişortlarla dolaşan gençlerin vebâlini kim ödeyecektir? Ya; “kendi kasamızdan” ödenen Türk Liralarının hangi hizmete sunulduğunu noktasındaki öksüz/yetim hakkını kim telâfi edecektir?”

     Bu hususta, Selçuk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yağmur Küçükbezirci’nin “Kültür Yozlaşması: Tişört Yazıları” başlığını taşıyan yazısı çok ilgi çekici, ibretlik ve takdire şâyândır. Böyle bir yazıyı, keşke, ilâhiyatçılarımız veya sosyologlarımız dile getirseydi  de bizleri uyarsalardı. Keşke!!!Keşke!..

    Muhakkaktır ki; şehirlerimizdeki yer adları ve esnaf tabelalarındaki yabancı kelimelerin fazlalığı da bu endîşenin bir başka cephesidir.

     Meselâ; bugün, Samsun’da, bizim kültürümüze âit olmayan, otuzun üstünde “Amisos” ve bir o kadar da “Amazon” ismini taşıyan resmî ve hususî kuruluş vardır. Bu durum, vahîm bir kültür bozulması ve tahribatıdır.

      Meselâ; koronavirüs salgını sebebiyle, günde, ortalama dört beş otobüs dolusu insan vefât ediyor da, kimse tınmıyor ve “Ateş, sâdece düştüğü yeri yakıyor!” misâli hâller içersinde oluyoruz.

      “Millî yas” olması gereken günler böyle de, ‘dînî-millî sevinç/gurur/şahlanış’ günlerimize ne oldu!?

      Ramazan ve Kurban Bayramları’nı gönül huzuruyla kutlayabiliyor muyuz?

      Nineler ve dedeler, torunlarının ceplerine bir şeyler koyup, ufak da olsa, onlara bir hediye alabiliyorlar mı? Hayır! Ne yazık ki, çehrelerindeki zorakî tebessüm iç-sıkıntılarını ele vermeye yetiyor bile!..

      Şu; çoluk çocuğuyla, genci ihtiyarıyla, kadınıyla, kızıyla hep birlikte  meydan meydan toplanıp coştuğumuz, el ele verdiğimiz, çocukların, ağabeyleriyle, herkesin elinde Türk bayrağı, bütün sokaklar köşe-bucak bayraklarla süslenmiş vaziyette, dayıları amcaları, teyzeleri, kaymakamları, valileri, belediye başkanları, milletvekilleri, bakanları, başbakanları, devlet başkanlarıyla aynı hissi yaşayıp coştuğu millî bayramlarımız nereye uçtu?

    Ya şehirlerimizin kurtuluş günleri nerede? Davullarla, zurnalarla, kemençelerle, tulumlarla, kılârnetlerle...oynanan çaydaçıralar, barlar, kılıç-kalkanlar, tepilen horonlar...nerede?

     Çocuklarımız ve gençlerimiz, dînî ve millî duygularımızın heyecanını arzu edilen bir şekilde yaşayabiliyor mu?

     Devlet idârecilerinin, hem birbirlerine karşı söylediği müstehcene varan sözler, hem de gençlere, “Elinize dizinize dursun” diye bedduâ etmesi de görünür şeylerden değildir ki, büyük çapta bir bozulmanın işâreti olarak değerlendirilebilir.

   Bunların herbiri ‘ kültür değişmesi’nin ‘kültür bozulması’na kıvrılan yolu değil midir?

   Şâyet, kültür bozulması bunlar değilse başka nedir?!

    İyiliği, güzelliği ve doğruluğu tavsiyeye ve telkine ne oldu?  Böyle bir tavra şâhit olabiliyor muyuz? Yardımseverlik, merhamet, hoşgörü...nerelere uçtu?

    Meselâ; insanın insana, insanın hayvana hattâ bitkilere karşı acımasızlığının çok ileri safhalarda bulunması bu bozulma sebebiyle değil midir?

     Kadınlara karşı, bırakınız nezâketsizliği, vahşîliğe varan hâlleri başka hangi âmille îzah etmek mümkündür?

      Ramazan ve Kurban Bayramı namazları ve bilhassa kazanılan futbol maçları bitiminde dakikalarca silâh atılması, bu bozulmanın emârelerinden değil midir?

     Mübârek dînimizin hangi umdesinde ve an’anemizin neresinde bayram namazlarından sonra silâh atmak vardır?

      Meselâ; İslâmî bakımdan çok mühim bir mevkide bulunan “muhâcir” ve “ensâr” ifadelerinin çarpıtılması da bunda çok müessirdir.

       Bu hususta, birçok makalem olmasına rağmen, esas olarak; wwwkapsamhaber.com’da yayınlanan 11 Ocak 2017 târihli  “Muhâcir-Ensâr’dan Mülteci/Sığınmacı/Göçmen Vatandaşlığına” başlıklı yazımın ve  Samsunhabertv.com’da yayınlanan 14 Temmuz 2019 tarihli “Muhâcir-Ensâr ve Suriyeliler” yazımın – lütfen- okunmasını ricâ ediyorum.

      Dîni mefhûmların ‘hafife alınması’  ve ‘özünden saptırılması’ kadar tehlikeli bir başka husus var mıdır?

       Meselâ; îmânımızın yegâne/esas kaynağı Yüce ve Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîmde ap-açık ifade edilmesine rağmen, “zinânın serbest” bırakılması, en büyük günahlardan birini işlemek bir yana, kültür değişiminin bozulmadaki en mühim unsuru değil midir?

       Bu serbestlik, Cumhuriyet döneminde değil, belki de Türk tarihinde bir ilk’tir!..Ve... Korkunç bir bozulmanın eşiğidir!..Müslüman Türk milleti niçin sessizdir, niçin suskundur?

        Peki, siz...Zinânın serbest bırakılmasını, hiçbir ilâhiyat p(u)rofesörünün, hiçbir eski-yeni Diyânet İşleri Başkanı’nın veya hiçbir müftünün kınayıp, bunun, Allah’ın emrine karşı bir tavır olduğuna dâir bir beyânını okudunuz/duydunuz mu?

      Koronavirüs hakkında, onca tıp ilim insanımızın fikirlerinden istifâde ettiğimiz hâlde, ilâhiyat sahasındakilerden, kendilerini ilgilendiren bu hususta ses çıkmamasını kültürün ve ilmin hangi vasfıyla îzah mümkündür?

        Meselâ; minârelerimizden mübârek ezân okunurken, sesin hem yüksek oluşu, hem cezbedici olmaması ve hem de birbirine karışıp anlaşılmaz bir hâl alması, bir başka vahîm kültür bozulması olarak telakki edilemez mi?

       Ezân sesini, hoparlörlerle, ta uzak mesâfelere ulaştırmak şart mıdır?

       Her câmi müezzini, kendi çevresine, sesini duyuracak kadar -hoparlörsüz- ses ulaştıramıyor mu? Benim çocukluğumda, -1950’li yıllarda- çıkan bu ses, şimdilerde kendini niçin hoparlöre teslim etmiştir, anlamak mümkün değildir. Bu ‘mekanik ses’, bir de yükseltilince, ortaya çıkan ‘uğultu’, çok vahîm bir durum arzediyor. Niçin bilmem, salâhiyetliler ve mes’uller ise, hâlâ suskundur!..

     Üç-beş kişilik bir cemaatle bile olsa, imam, hemen yaka mikrofonunu takıyor ve konuşmaya başlıyor!..Böyle bir hâl nerede görülmüştür?

     T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde, “Kültür Merkezi Camii” diye anılan bir câmi vardır. Ana giriş kapısında, bu başlığı taşıyan tam dört  tabelâ bulunmaktadır. Sâdece bunlardan birine ilâve olarak, “Kız Kur’ân Kursu” yazılmış, diğerlerinin hepsinde “Kültür Merkezi Camii” ifadesi yer almaktadır. 

     Câminin çatısında, üzerinde birkaç hoparlör bulunan küçük bir minâre varken, geçen sene, güneydoğu cephe duvarına takriben bir metre uzaklıkta bir minâre daha yapılmıştır ki, onda da birkaç hoparlör bulunmakta olup, hiçbirine çıkılarak ezân okunmamakta, içerden okunmaktadır. Bunların îzahı nedir?!

     Bu hususları senelerdir dile getirmemize rağmen, Diyânet İşleri Başkanlığı, bâzıları hakkında bir “Cami Planlama ve Tasarım Kılavuzu”” yayınladı. Bu konudaki haber başlığı şöyledir: “Diyanet Kılavuz yayınladı: Cami içlerine sıra koymayın”. Maddelerden ikisi de şöyle: “Namaz kılma alanlarında, namazı ayakta kılamayanlar için, sabit oturma mobilyaları yapılmamalı/Hoparlörlerin doğrudan binalara yöneltilmemesine özen gösterilmeli”.( Bknz. Türkiye Gazetesi, 09 Ekim 2021, Sf. 11)

      İyi güzel de; bunca oturak şimdiye kadar niçin vardı? Bir minârede üç-dört hoparlörün işi ne idi? Bunlar, usûlünce söylendiği zaman bile, bunu söyleyenlerin ‘bilmem ne ile’ suçlanmasını nasıl îzah edeceğiz? Câmi içlerindeki bunca tesbih ve namaz sonrası tesbihlerin, birbirine fırlatılmasını nasıl önleyeceğiz? ‘İmamı ve imamı göreni görmeden cemaatle namaz kılınan yerler hakkında’ hiçbir tespit ve tedbiriniz olmayacak mı?

      Tamirat adı altında târihî eserlerimiz üzerinde yapılan uygulamaları defalarca yazmış olmamıza rağmen, bu sahadaki bozulmanın müsebbiblerinin hâlâ yerli yerinde bulunmaları, bir başka kültür bozulması değil midir?

     Bu hususta; Samsun Büyük Câmi, Erzurum Çifte Minâreli Câmi, Kayseri Nesibe Gevher Tıp Merkezi, Elâzığ/Harput Kalesi...sâdece birkaç örnektir.

      Meselâ; çocuklarımıza ve gençlerimize ‘okuma zevki’ verememek, yaygın bir kültür bozulması değil midir? Bu cümleden olarak, millî eğitimdeki, kültür ve san’attaki ciddiyetsizliğimizin farkına varamadığımızı bilmediğimizi /veya umursamadığımızı da ifade etmeliyim!..

       Siyâsetçilerin, câmi avlularında hangi türden olursa olsun, konuşma yapması/beyânda bulunması, maksatlı telâkki edilebilecek bir davranış olarak bozulma işâreti olarak kabûl görmemeli midir?

    Devleti idâre edenlerin ve buna talib olanların millî mes’eleleri birlikte müzâkere etmemeleri veya edememeleri kültürel değişmenin değil; çatışmanın ve  bozulup tahrip olmanın baş sebebi olmaz mı?

     Bu; şu demektir ki, milletin bir yarısı, dîğer yarısıyla konuşmuyor; nasıl iştir?!

     Bu; bir milletin yarıyarıya birbirine ‘küs olması’ mânasını taşımaz mı?!..

     Elbette ki; cemiyet hayatını yakından tâkîp etmesi gereken ilim erbabının da, bu hususlardaki kanaatlerini bilmek isteriz.

        Yirmibirinci asrın şu zamanında, -bâzılarını tenzîh ederek söylüyorum- ilim adamlarımızın kanaat belirtmemesi veya belirtememesi ise, basit bir kültür tahribatı değil,  korkunç bir kültür  yıkımı’nın işâreti değil midir?

         Adam, cinâyet işliyor, pişman değil; adam, göz göre göre devletin veya zayıfın malını gaspediyor, pişman değil; adam, gözümüzün içine baka baka yalan konuşuyor, pişman olmuyor; adam, tabiatı katlediyor, pişman değil; adam, hırsızlık yapıyor, tınmıyor/pişman değil; adam, yüce ve mukaddes kitâbımız Kurân-ı  kerîmle dalga geçiyor, yüzü kızarmıyor/pişman değil; adam, rüşvet alıyor, terbiyesizliğini hüner telâkki edip etrafına gülücükler yağdırıyor, pişman değil!.

     .Hattâ terfi bile ediyor/ettiriliyor; eden de, ettiren de pişman değil!..

     Pişmanlık, fazîlettir; bilmiyor!.. Pişmanlık, insânî güzelliktir; bilmiyor!..

      Böyle bir cemiyette huzur, güven, hoşgörü ve itimat olur mu?

     Belki, bâzılarına çok basit gelecek ammâ, bir bayiye giriyorsunuz: “Türk” markalı hiçbir sigara yok!..Hep Amerikan!..Gerçi buna, “Türk diye bir ırk yoktur” veya “Türk olmaktan kurtulduk” diyenler ses çıkarmazlar ammâ, “yerli ve millî” deyince ortalığı inletenler dikkatlice bakmalıdırlar.

       Şu husus iyice bilinmelidir ki, millî kültür ne kadar zedelenip bozulursa, millî birlik de o kadar perîşân olur!..

       Bütün bu hususlarda, şuûrsuz ve dağınık alt kültür tabakaları/dâireleri/elemanlarının/unsurlarının  yaptığı ‘tercih’ müessir olduğu gibi, üst tabakalar diyebileceğimiz siyasetin, fikir ve san’at âleminin yanlış, bunalımlı, çapraşık, irtibatsız ve karmaşık tercihleri ve çekişmeleri de bu bozulmada büyük yer tutar/tutmaktadır.

     Çünkü; ‘üst kültür damarları’, günü kurtarmak peşinde koşmamalı ve şuûrsuz bir şekilde yürümemelidir.

       En azından ‘anadamar/şahdamar’ çizgisi, elbette ki insânî hususiyetleriyle berâber millî kültür zeminini  Oğuzhan’dan çıkışla başlatıp, Orhun Kitâbeleri, Yusuf Has Hasib, Kâşgarlı Mahmud, Yûnus Emre, Mevlâna Celâledîn-i Rûmîlerle bezenip gelen ‘yüksek millî ve mânevî kültür değerleri”ni muhafaza ederek gelişim sağlamalıydı.

     Bu arada; sık sık sözü edilen emperyal kültür elbette ki boş durmamış ve durmayacaktır.

    Ne bekliyorduk?

    Biz, kendimizle didişip dururken; emperyal güçler, elleri kolları bağlı mı oturacaklardı?

      Yaygınağ’dan/internet’ten, (Not: Bâzıları, buna, “genel ağ” diyor. Bir defa, genel kelimesi yanlış inşâ edilmiş bir kelimedir. İkincisi, yaygın kelimesi daha dolgun/geniş muhtevâlıdır ve mânâlıdır. Üçüncüsü ise, bu kelimedeki ‘yaygın’ ve ‘ağ’ kelimeleri birleşik yazılmalıdır. M.H. K.) arzu edilen faydanın sağlanamaması ve bir oyun vâsıtası olarak yanlış kullanılması da, bu kültür bozulmasının ana sebeplerinden biridir. Hem de dehşetli bir bozulma vasıtası!..

    Bugün, dünyânın ve Türkiye’nin, koronavirüsü ile, başı belâdadır. Şunu unutmayalım ki, en az onun kadar; başta yalancılık ve kibir olmak üzere, menfaatçilik, doymazlık, gasp, haset ile, vurdumduymazlık, nemelâzımcılık ve bananecilik de insanlığın başına birer belâdır.

     Hulâsa olarak:

     Türk kültürü; Türk’e mahsusluk, Türk’e âitlik’tir. 

    Türk usûlü; Türk’e âit usûl, Türk’e mahsus tavır ve hâller’dir. 

    Türk usûlü; Türk’e yakışır misâvirperverlik, gözüpeklik, cesâret ve nezâket’tir...Ve; topyekûn Türk kültür dâiresinin temel unsurlarıdır.

     Büyük sosyoloğumuz S. Ahmet Arvasî, otuz beş sene evvel yazdığı “Kültür Problemlerimiz” başlıklı yazısında şöyle diyor:

        “Türk halkı, hükûmetlerimizin “Millî Eğitim ve Kültür Politikalarından” şikâyetçidir ve hatta ondan ürkmektedir. Bu konuda nice acı hatıralarım var...Bunları anlatmayacağım. Ancak, Türk “eğitim sosyologlarına” ve “siyaset adamlarına” şunu tavsiye edeceğim: Lütfen, Türk Milletini örnekliyecek bir anket tatbik ederek ve ciddiyetle değerlendirerek halkımızın, nasıl bir eğitim ve öğretim “istediğini” samimiyetle öğreniniz. Bu, asgari bir namus borcu değil midir? Millete, istediklerini vermezseniz, “yabancılaşmalara”, “kültür emperyalizmine”, “kültür ikizleşmelerine” ve “kültür anarşisine” çanak tutmuş olursunuz. Evet, maarifi ile, turizmi ile, basın ve yayın organları ile, radyo ve televizyonu ile, kısacası, topyekûn vasıta ve imkânı ile her müessese, muasır Türk-İslâm Kültür ve Medeniyetini yeniden ihya etmek dâvâsının emrine verilmelidir. Bize göre, başka bir çıkış yolu yoktur.” (Bknz. S. Ahmet Arvasî, Size Sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul 1989, Sf. 280)

     Bana göre de yoktur!...Millî kültür ve millî eğitim seferberliğine âcilen ihtiyaç vardır!..

GİRDAP/ASKERÎ OKULLARDA KATLİAMGENÇLİĞİM EYVAHDİLİMİZDEKİ DİKENLER (Uydurma ve Yabancı Kelimeler)“GİRİT’İ KAYBETMENİN BİTMEYEN ACISI”KÜLTÜR DEĞİŞMESİ DEDİKLERİ...EY SİS DAĞI, SİS DAĞITÜRK ORDUSUNA BALYOZYANAN CAN...CANÇEKİŞEN TOPRAKTIRTAHAMMÜL, AZÎMDİRBEYİMYazarın Tüm Yazıları
Yazarlar
Osman KARA
“O” OLMASAYDI?
Osman KARA
M. Halistin KUKUL
GİRDAP/ASKERÎ OKULLARDA KATLİAM
M Halistin KUKUL
Mustafa GENÇ
İKTİDAR- MUHALEFET DİYALOĞU
Mustafa GENÇ
Atilla ÇİLİNGİR
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
Atilla ÇİLİNGİR
Mustafa ÖZDEMİR
SEMERKANT
Mustafa ÖZDEMİR
Prof. Dr. Mustafa ÖZBALCI
SANAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Prof Dr Mustafa ÖZBALCI
Nevval SEVİNDİ
ACILI KISA TARİH
Nevval SEVİNDİ
Vedat ÇINAROĞLU
TÜRKLÜK NAMUSUMUZDUR
Vedat ÇINAROĞLU
Adem ERTÜRK
Etme bulma dünyası ya hani, edenler ne zaman buluyordu
Adem ERTÜRK
Embiya SANCAK
ÜÇ AYDIR YAZAMIYORDUM
Embiya SANCAK
Prof. Dr. İsrafil BALCI
İftira ve İtibar Suikastçılığı
Prof Dr İsrafil BALCI
Dr. İbrahim YILDIRIM
Fethin simgesi Ayasofya
Dr İbrahim YILDIRIM
Yılmaz HOCAOĞLU
BİRAZ ORDAN BİRAZ BURDAN 2
Yılmaz HOCAOĞLU
Turgay SÖZEN
Pandemi Devam ediyor, Tedbir ve Kurallara Dikkat...
Turgay SÖZEN
Sacit ACAR
ORTAYA KARIŞIK
Sacit ACAR
Saffet Atik
Samsun’un Liman ve Demiryolu Sorunları (2)
Saffet Atik
Burak GÜLEÇ
Lider diyeceksiniz
Burak GÜLEÇ
Enis ERSOY
İmamoğlu’nun Kanal İstanbul stratejisi
Enis ERSOY
Türker GÖKSEL
Mithatpaşa Lisesi ve Sekizinci Kitap
Türker GÖKSEL
Mustafa KESKİN
Yerli Arabamızı Anlayabildik mi
Mustafa KESKİN
Ahmet HAYVALI
TEK DÜZEN HESAP PLANI
Ahmet HAYVALI
Dr. Işık ÖZKEFELİ
NİYETLER ALENİYET KAZANIRKEN
Dr Işık ÖZKEFELİ
Prof. Dr. Yücel TANYERİ
Açıkhava AVM
Prof Dr Yücel TANYERİ
Prof. Dr. Ahmet Nizamettin AKTAY
Gagavuzya İzlenimleri
Prof Dr Ahmet Nizamettin AKTAY
Hüseyin ÖZBAY
OSMAN TÜRKAY
Hüseyin ÖZBAY
Mehmet Ali BAYAR
PROF.DR.MÜMTAZ SOYSAL'IN ARDINDAN...
Mehmet Ali BAYAR
Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU
SEVDİKLERİMİZ ÜZERİNDEN EMPATİ YAPARAK DÜNYAYI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Prof Dr İbrahim TELLİOĞLU
Hilmi EKER
PİLOT İLÇE LADİK
Hilmi EKER
Murat İLHAN
PİCASSO...
Murat İLHAN
Nami Cem İYİGÜN
ASKERİ HAREKÂT
Nami Cem İYİGÜN
Mustafa ENGİN
TARIM MI, ENERJİ Mİ!?
Mustafa ENGİN
Tufan AKCAGÖZ
SİZ SİZ OLUN
Tufan AKCAGÖZ
Necmi HATİPOĞLU
EKONOMİK KRİZ Mİ, O DA NE?
Necmi HATİPOĞLU
Hülya Korkut ÖZAK
Öyleyse sen Türk değilsin...
Hülya Korkut ÖZAK
Prof. Dr. Erdal AĞAR
YABANCI DİLLE EĞİTİM
Prof Dr Erdal AĞAR
Nuray YILMAZ
HIYAR… TUZ… TUZLUK
Nuray YILMAZ
Dr. Faruk TAN
İNSAN
Dr Faruk TAN
İshak MEMİŞOĞLU
OTOPARKIMI İSTİYORUM
İshak MEMİŞOĞLU